31 Ağustos 2010 Salı

S.e.n.

Yalnız yaşamak... Yalnız yaşayabilmek... Kocaman bir şehirde... Tek başına... Kimselere ihtiyaç duymadan... Herşeyi tek aklınla düşünüp, çözüm üreterek...  Üstesinden gelerek... Yalnızlıktan mutsuz olmadan keyfini dibine kadar sürerek... Gücün, tutunabilmenin, dayanıklılığın, kendi kendine yetebilmenin hazzını içinde hissederek... Kocana, anana, babana, ağabeyine, ablana yaslanmadan... Sadece sen olarak...

Bir evin kapısını sadece senin açıyor olman... Herşeyin bıraktığın yerde durması.... Tertemiz olması köşe bucağın... Sadece senin yaşanmışlık izlerinin sinmiş olması kanepeye, yastığa, duvara... Evinin sadece senin zevkinle döşenmiş olması.... Her odanın sana ait olması... Buz dolabının sadece senin sevdiğin yiyeceklerle dolu olması... Sana yetecek kadar tabak, çanak, çatal, kaşık olması.... Ev telefonunun sadece senin için çalıyor olması.... Kapıda yalnız senin adının yazılı olması... Bir tane soyadın olması....

"Sen" olmak hayatın verebileceği en güzel hediye bence...
Verdiği haz kadar, aldıklarının da hatrı sayılır fakat...
"Sen" olmak merhametini ve sabrını gün be gün azaltır... Kendine senden oluşan öyle tenha bir dünya kurarsın ki duşta biraz uzun kalınca "canım iyisin ya?" diyen sevgili de batar sana, "tuvalete mi düştün huuu?" diyen arkadaşın da... "Duymazdan geleyim şimdi bir laf söyleyipte incitmeyeyim" dersin... Dersin de... "Sen" dinlemez işte... Hep başrolde olmaya alışkındır o... Çat çat söyler... "Ben alışkın değilim bu kadar ilgiye alakaya! Boğma beni! Ne gelecekmiş tuvalette başıma!" diye arsızca kestirir atar... Karşı tarafın; "Tamam canım kızma, meraklandım sesin soluğun çıkmayınca..." demesini bile dinlemeden...

Ne büyük kaostur bu.... Derler ya; "Kendinle kalmayı öğrenip, kendini sevmeyi bilmedikçe kimseleri sevemezsin" diye...  Doğruymuş... Ama işte sevsen de; başkalarına yer açmak bazen o kadar zor geliyor ki.. İçeriye almak birilerini.... Biraz kalabalıklaşmak...  Kalabalık boğuyor beni... Sayıyla sayılmasına gerek yok her zaman... Fikir kalabalığı bile... Eşya kalabalıkları.... Aynı anda birden fazla izleyecek program olması bile huysuzlaştırır beni... Hırçınlaşır, dinginleşmek için hiç birini izlemem... Hoş, yalnızlığa alışmadan önce de hiç sevmezdim ... Kalabalık, gürültü, patırtı, koşuşturmacalar oldum olası sinirli yapar beni.... Suratım düşer... Kontrolüm azalır... Tercih etmezdim hiç bir zaman.... Bencilleşmezdim de ama...  Sakince kabullenir, katlanırdım... Katlanamıyorum artık... Alıp başımı kaçasım geliyor.... Dalgalarım duruluncaya kadar; "Sen burda dur... Ben gidiyorum biraz... Gelirim sonra..." diyesim geliyor.... İçim sakinleyince de.... Pişman oluyorum... Çok üzülüyorum... İçim eziliyor... Çok kızıyorum kendime...  "Sabır" en büyük keramettir... Bu en büyük kerametten bir nebze bile payını alamamış "ben" küçücük şeylere bile sabır gösteremedikçe, içimi kocaman bir korku kaplıyor... O çok sevdiğim yalnızlığın korkusu....

Bu korku içimi her sardığında hemen aklıma gelir... Toprağı bol olsun... Nur yüzlü, dünyalar komiği anneannem'in karşı apartmanımızdaki evine her gittiğimizde "bugün sen de kaliiim nooluur" diye saatlerce yalvarır, bıktırıncaya kadar ısrar ederdim... Mızır mızır yerdim kadını.... Sakince, şefkatle, sevgiyle beni hiçbir zaman kırmadan usulce reddederdi... "Canım kuzucuğum sabah uyanır uyanmaz gel, kahvaltı edelim beraber, kitap okuyalım, yürüyüşe çıkalım.... Ne istersen yapalım.... Ama herkes evinde daha rahat eder, git kocaman yatağında rahatça uyu şimdi." diye beni ikna ederdi.... Bütün herşey önceden planlanmış bu oyunda... Seviyeli, mesafeli, alan birakarak sevmeyi-sevilmeyi öğretmişler bana.... Nezaketten yaşımdan olsa gerek hala tam olarak nasiplenmesem de....
Sen ile ben olmak arasında sıkışmaya alışırken.....

Yazarın notu:
"Yere dökülen şey 2 saniyede silinir, temizlenir Yase'ciğim.... Sabırsızlık etme.... Bunun için kalp kırma lütfen..." diyecek kadar olgun, insanları oldukları gibi sevebilen, sevgili arkadaşıma ithafen...

Ve başka çok çok sevgili dostum... Çocukluğum... Doğum günün kutlu olsun...
the y.a.s.e.