15 Şubat 2011 Salı

Barış'a...

14 Şubat’ta sevgilin yoksa eğer…
Sevgilinin olmadığı yetmezmiş gibi bir de resmi olarak “sevgilin olmadığı” gerçeğinin herkesçe bilinmesi midir bu tarihin amacı? Sevgilin olmadıktan sonra bu günün kattığı birşey var mıdır hayatına?

Hemen sıralıyorum; sinir, gıcıklık duygusu, yorgunluk, kimseyi bulamama endişesi, kaç sevgililer gününü yalnız geçirdiğinin matematiği, X sevgililer, seni teselli eden dostlar ve bu gibi bir takım hissetmekten haz almadığın duygular…

Sevgilin varsa ve çok mutluysan eğer?
Hemen anlatıyorum…

Dün; çok yoğun, stresli, sekretersiz, gıcık, gergin, bazı işe yaramaz insanları resmen dövme isteğiyle yanıp tutuştuğum, hop oturup hop kalktığım, deli deli baktığım, homur homur homurdandığım bir gündü!
Tarih; 14 Şubat Sevgililer Günü!

Saat dört buçukta işten çıkmayı planlarken, ancak beş buçukta yaka paça atabildim kendimi dışarıya. Yarım saatte yanı başımdaki metrobüs istasyonuna zar zor ulaşıp, ilk gelen otobüse bindim. Şansım dönmüştü sanki… Oturacak yer bile buldum ilk defa. Ama gel gör ki insan bir güne aksi başladı mı düzeltmesi pek zor!

Kulaklık takmasına rağmen dinlediği müziğin sesi otobüste uğuldayan bir teenagerın yanına oturmakla başladım lanetli dakikalara… Otobüs hareket ettikten beş dakika sonra neden çocuğun yanındaki koltuğun boş olduğunu, kıvrak zekamla hemencecik kavramış oldum. Sandığım gibi şansım dönmemişti yani…

Koridor tarafında, tam yanımda kalacak şekilde oturan, dünyanın en cırtlak sesli, en gıcık kadını, üç durak boyunca bağıra çağıra dedesiyle, sonra da Zincirlikuyu’ya varıncaya kadar kah Türkçe, kah İngilizcemsi lisanıyla Gürol Amcası ve onun Amerikalı eşiyle konuştu. Bütün yol boyunca ayağa kalkıp “Sus be kadın, sus be! Sen de kıs şu zıkkımın sesini mahluk çocuk! Beynimi …tiniz!” diye bağırmak istedim. Bu isteğim, yanımdaki bunalımlı adolesanın kulağındaki kulaklıkları ibreti alem için ona yedirmek suretiyle, zihnimde daha da ateşli bir fanteziye dönüştü. Sinirden boynum kasıldı. Birazcık olsun gevşeyebilmek için herkesin ortasında hönküre hönküre ağlamak istedim… Lanetli dakikalar bana asır gibi geldi. Ama fakat içimdeki şeytanı savuşturdum ve kimseye sataşmadan yolculuğumu sabırla tamamladım. Metrobüsten indikten sonra telefonda yengesiyle konuşan kadından kurtulduğum için şükür bile ettim.

İndiğim istasyondan beni sevgilim alacaktı. Geç kalmıştı. Lakin telefonuma davrandığımda fark ettim ki o geç kalmamıştı, biz jet hızıyla gelmiştik. Halbuki yol ne kadar da uzun gelmişti bana!
“Beş dakikaya ordayım sevgilim” dedi sevgilim. Beklemeye başladım. Yol kenarında ayağımda topuklu ayakkabılarım, elbisem ve uzun mantomla her geçenin dönüp dönüp bir kez daha bakması sonucu iyice zıplayan sinirim, başıma doğru bir ağrı çıkarmaya başlamıştı ki… Önümde trafiği hızla yararak, cakalı bir şekilde sevgilimin arabası durdu… Bir kez daha şükredip arabaya bindim hemen… Kimseyle dalaşmamayı başarmış, daha şimdiden iki defa şükretmiştim bile.

Başta çok gıcıktım. Kendimden sıkıldım. Sesim kulağımı tırmaladı. Hatta “neden karşıya geçtim ki?” diye bile düşünerek kendimi iyice bunalıma sürükledim. Akabinde tek solukta, ağlamaklı bir sesle, hemencecik oracıkta her şeyi anlatmaya başladım. Defalarca kez  bir daha asla metrobüse binmeyeceğimi ve trafiğe rağmen  karşıya arabamla geçeceğimi söyledim. Ofladım, pofladım… Söylediklerimi yılmadan, usanmadan bir daha tekrarladım. Biricik sevgilimin trafikle boğuşması yetmezmiş gibi on dakika içinde tüm günümü anlatmış ve çocukcağızı hepten daraltmıştım. Ve nihayet susmuştum! Ve tabii ki her dişi kimse gibi rahatlamış!

Sanki vır vır beynini yiyen ben değilmişim gibi gözlerinin içi güler bir şekilde; “Al canım” dedi elindeki kağıt torbayı bana uzatırken. “İnşallah daha nice sevgililer gününü beraber geçiririz.” Siyah, sexy, dikdörtgen bir karton torba. İçinde simsiyah upuzun bir karton... Konuşma hızımdan daha hızlı bir şekilde davetiye gibi görünen siyah kartonu kılıfından çıkartttım. Hızla açtım. Bir tanecik, sevgililerin en fevkaladesi, dünyalar tatlısı erkeğim hediye değil, ilaç almıştı bana. “Couple Massage Theraphy.” Benimkisi kakao masajı, onunkisi Nirvana. Hönkürmeme bile gerek kalmamıştı, artık gevşemiştim.

Lanetli dakikaların tamamen sona erdiği, eşsiz dakikaların başladığı yer; İstinye Park Hillside SPA. İçeri adımımı attığım anda kendimi cennette sandım. Etrafa kısaca göz attıktan sonra, ekşi yeşil elmalarımızı yiyerek soyunma odalarına dağıldık. Bornozlarımızı giyip jakuzinin olduğu salonda masöz kızlarımızın bizi gelip almasını bekleyecektik. Bornozumu giyipte jakuzili salona yöneldiğim de, sevgilim bembeyaz devasa kanepeye uzanmış keyif yapmaya başlamıştı bile. Oturmamla beraber zencefilli çaylarımız geldi. Masaj öncesi dolaşımımızı hızlandırmalıydık. Çaylarımızı içip, laflarken bizi yukarıya alabileceklerini söylediler. Yukarı çıktık. İştah kabartan kokular arasında bir uyuyup bir uyanarak masajımızı yaptırdık. Bir saat sonunda pamuk kıvamında tekrar jakuzi salonuna inmiştik... Tekrardan şahane çaylar ve meyveler eşliğinde keyfe başladık. Mırıl mırıl bir saatin nasıl geçtiğini anlamadan canım sevgilimle sohbet ede ede sefa sürdük... Duş alıpta SPA'dan çıktığımızda artık tüy kadar hafiftim...

Uzun zamandır beklediğim, beklerken çok çileler çektiğim, çok matematikler yaptığım, çok kaygılandığım, uğruna çok insan harcadığım adam, artık gelmişti. Yanımdaydı. Her zaman arkamdaydı. Gözleri ışıl ışıl, kahkahası gürül gürüldü. Sevgililer günü, günün kötü başlasa da, kalbin daralsa da, o an mutsuz olsan da, kalbin bir kez sevgiyle attı mı günün sonunun  iyi bitmesi demekti. Sevgilin, sevdiğin yanında olsun yeterdi!


the y.a.s.e.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Hayatın Tadı

Kapıyı açarken burnuma anneannemin evinin kokusu geldi. Tertemiz, mistik bir kokusu vardı evinin. Hacı Şakir'in beyaz kalıp halindeki sabunlarını her yerlere koyardı. Bana da ondan mirastır bu alışkanlık. Çok yakın bir arkadaşım geçenlerde; Ne ayol bu evin hali? Hamam gibi her yerde koca koca sabunlar var demişti de gülmekten bayıldımdı. Aynı sabunları oraya buraya benim de koymama rağmen niye benim evim de onunki gibi kokmaz? diye sinir olurdum hep. Bugün işten gelmiş kapıyı açmak için önünde dikilirken, benim evimin de çocukluğumun en favori kokusu gibi koktuğunu farkettim. Kokular insanları eskilere götüren en sağlam köprülerdir bence.

Cumartesi günleri dördümüz de öğlene kadar kursa, derse, dershaneye bir yerlere, giderdik. Anneler babalar da işe... Çıkışta da doğrudan anneanneme öğle yemeğine. Orda toplanırdık. Anneannemin iki çocuğu; annem ve dayım. Gelini ve damadı; yengem ve babam. Ve biz. Torunlar. Ne güzel karşılardı bizi. Hepimizi tek tek, ayrı ayrı öper, koklar, hoş tutardı. Sohbet, muhabbet... Kahkahalarımızın sesinden komşular rahatsız oluyor mudur acep? diye dertlenirdik. İnsan yaşı ilerledikçe eski günlerin ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha fark ediyor. İş, güç, para telaşına düşmemişken, hayatla pazarlık etmeyi bilmezken, en önemli şeyin dersler olduğunu sanarken, ölümü tatmamışken, her şey nasıl da masum, nasıl da keyifliymiş.

Şimdilerde sanki hiç bir şey bana eskisi gibi tat vermez oldu. Hayallerimde bile öyle. Sanki bol soslu kıymalı bir makarna yiyorum ama yağsız tuzsuz kötü bir salatanın tadı kalıyor ağzımda. Eskiden iştahla yediğim hiç bir şeyin kıymeti kalmadı sanki. Şükrediyorum, pozitif kalmaya çalışıyorum ama her geçen gün hayata karşı olan iştahımı korumak için daha fazla uğraşmam gerektiğiyle yüzleşiyorum. Bununla yüzleştikçe de daha da sinir oluyorum. Sanki tat alma duyum her sabah uyandığımda bir nebze daha azalıyor.

Tuna Kiremitçi yazmış bugün. Yetenekli insan olmanın en büyük koşullarından birisi; direnebilmekmiş. Tutunabilme, PES ETMEME yetisi olmayan bir insan zamanla hem yeteneğinden, hem de yeteneklerine duyduğu saygıdan vazgeçermiş. Vazgeçen de kaybedermiş.

Dolayısıyla; yetenekliyim. Direnişteyim!

 yase the "şu aralar direnen" 

2 Şubat 2011 Çarşamba

Defne Joy Foster anısına….

Adana’da doğdum. Bütün çocukluk ve gençlik yıllarım basketbol oynamakla, antremanlarla, Michael Jordan, Dennis Rodman gibi efsanevi siyah basketbolcuları ağzım açık izlemek ve taklit etmeye çalışmakla geçti.

Hal böyle olunca Adana’ya yarım saat 45 dakika mesafede olan Amerikan Hava Üssü İncirlik, bizim deyişimizle küçük Amerika, çocukluk ve gençlik yıllarım için çok önemli bir role sahiptir. Hem oynadığım klüp takımıyla, hem de okul takımıyla defalarca kez antreman maçı yapmak için gittiğimiz başka bir dünyaydı orası benim için. Basketbol dünyasının hakimi olan Amerika’nın küçük bir maketiydi sanki. Türkler giremezdi içeri. Ancak bizim gibi geçerli bir sebeple girebilirdin. Çocuk aklımla durum bu kadar gizemli ve cazip olunca zenciler de, küçük Amerika da anlaşılmadık bir sempatiyle şekillenmiştir aklımda. Amerikalı kızlarla maç yapmakta, öbek öbek siyah Amerikalı’yı Adana caddelerinde kucaklarında kıvırcık saçlı, simsiyah tatlı mı tatlı minicik çocukları, sırtlarında çantalarıyla görmekte alışıldık fakat hiçbir zaman aslında tam olarak da alışamadığımız bir durumdu.

Çocukluktan ergenliğe geçipte biraz olgunlaşınca kulağıma gelen hikayeler beni çok etkilemişti. Söylenenlere göre Türk kızları, geçici bir süre için Türkiye’ye gönderilen Amerikalı askerlerle evlenip, onlarla beraber Amerika’ya dönmek için bahane kollarlarmış. Türkiye’ye gönderilen bu Amerikalıların ise en alt tabakadan insanlar olduğunun altı çizilirdi hep. Rotasyon adı altında geçici bir süre için İncirlik’te bir okula tayin olan annem, küçük Amerika'nın enteresan ve bir o kadar da kederle bezenmiş hikayelerini eve taşımaya başladığında ise anlattıkları karşısında dudağım uçuklamıştı. Annesi babası meydanda olmayan, terk edilmiş, annesini babasını bir kez dahi görmemiş bir dünya çocukla dolu olduğunu söylemişti okulun. Babası Amerikalı annesi Türk, Annesi Amerikalı, babası Türk, çocuğunu bırakıp gidenler, çocuğunu nenelerin, dedelerin elinden almayı bir türlü başaramayanlar ve ortada Amerikalı görüntüleri, hüzünlü öyküleri  ve etrafları tuhaf ilişkilerle sarılmış bir kasaba dolusu çocuk.

Defne Joy'un hikayesi nedir hiç bilmem. Ama eminim ki annesi onu nice zorluklarla büyütmüştür. Pamuklara sararak, gözünden sakınarak... Onu ilk gördüğüm zaman televizyonda, kanım ısınıverdi... Türkçe konuşan siyah bir kadın... Enerjisi, kıpırtısı, rengi, güzelliği, kıvırcık saçları, kaslı kolları çok tanıdık geldi. Zaten tanışıyormuşuz gibi hissettim. Adana’da doğmuştu hem. Çocukluğuma dayanan siyah sempatim onunla bir kez daha perçinlendi. Gazetede bebeğiyle resmini görünce yüzüme kocaman bir gülümseme geldi.

Tanımadığım bir insan ama sabah haberi okuduğumdan beri neşem uçup gitti. Kolum kanadım kırıldı. Kalbim yerinden oynadı. Annesine üzüldüm çok. Minicik, dünyalar güzeli bebeğine... Mevlana gibi adamdır dediği eşine... En derinlerden üzgünüm. Kelimeler kifayetsiz...

Toprağı bol, yeri cennet olsun. Bebeğine daha iyi, daha neşeli, daha uzun bir öykü yazsın kader. Kendisine rahmet, ailesine sabır diliyorum...
Her gün hatırlamalıyız ki "hayat çok kısa!"
the y.a.s.e.

Spor Salonu Öküzleri

Kadın olmak zor zanaat. Her açıdan. Ama yine dünyaya gelsem, yine kadın olmak isterim. Kadın olmayı, kadın olmanın getirdiklerini, süsünü püsünü, detaycılığını, deliliğini, cinsliğini çok seviyorum. Rengarenk, bol adrenalinli ve sonsuz keyifli. Amma velakin kadın olmaktan hiç keyif almadığım bir yer de var. Spor salonları...

Zaten hep mevzu olan kadın bedeninin, iyice mercek altına yatırıldığı yerlerdir spor salonları. Şişmansan, zaten herkes sana bakıyormuş gibi gelir. Huzursuzluktan ürtiker olursun. İşkenceye dönüşür spora gitmek. Ama toparlanmak için de gitmen gerekir. Çok bunalatıcı bir durumdur. Alta tükürsen sakal, üste tükürsen bıyık! Zaten fitsen ve düzenli spor yapıyorsan bu sefer de, hareketlerden daha fazla üstündeki bakışlardan yorulursun. Kimi zaman gidip parmağımı adamların gözüne sokasım geliyor. Öküz gibi gözlerini dikip kadınlara bakan ayılara;  "Ne bakıyorsun ulan hırt? Ancak rüyanda! Defol önüne bak şimdi! S..tttiir" diye çemkirmek istiyorum. Hatta şimdi yazarken iştahım kabardı. Lafım bitince de elimdeki dambılı atsam kafasına! Offf! Hayali bile mest etmeye yetti beni...

Dambıl kısmını değil ama çemkirme kısmını gerçek hayata dahil edeceğim bir gün. Ahdım olsun! Yapacağım ve sonra bunu iştahla yazacağım.

Bence spor salonlarına, onun bunun poposuna, memesine bakmak için gelenlerin sayısı gerçekten spor yapmaya gelenlerin sayısından daha fazla. Gözün kayar bakarsın. Anladık onu. Ama televizyon izler gibi de bakılmaz ki kardeşim! Gözleri çıksın! Meymeletsiz dingiller! (Akşam akşam enerjimi negatifleştiriyorlar bak!)

Yaptığım deneyler sonucunda da gördüm ki spor yaparken giydiğin kıyafetlerin bu duruma olan etkisi 10 üzerinden 3. Yani halis öküzler, tayt giysen de bakıyor şort giysen de... Dar atlet varsa da üstünde aynı, bol T-shirt varsa da. Ayrıca her sporun ona göre dizayn edilmiş bir kıyafeti var. Millet şeyini tutamıyor diye ben koşarken bol şort giyecek değilim ya. Birisinin bu duruma bir ayar vermesi lazım. Erkek arkadaşımla antreman yaparken bile ayı popülasyonu etrafımızda. Onun varlığı bile engelleyemiyor bu kansızları! Hala gözünü dikiyor kör ola sıca, dik dik bakıyor. Eşşooluusuuu! Adamı zorla şiddete azmettiriyorlar.

Gel de savunma şimdi; dayak cennetten çıkma mı, değil mi? Bir temiz döveceksin bu denyoları. Toprakları bol olsun nasıl güzel söylemişler; "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdirden anlamayanın hakkı kötektir!" Ataların canı rahmet istedi. Vallahi hiç yalan laf etmemişler..

the y.a.s.e.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Köylü Kızının Cenneti

Gerginim son zamanlarda. Günlük stres mevzuları. Çözülmeyecek şeyler değil ama her zaman ki gibi biraz fazla duyarlılıktan biraz da mükemmeliyetçilikten kafam dolu. Bazen sakinliyorum, sonra yine barut gibi oluyorum. Falan falan…

Kar, dağ, board yapmak bizim (ben ve sevgilim Barış’ın) en büyük tutkumuz. Haftanın altı günü pestil olacak kadar çalışıp, bu yorgunluk yetmezmiş gibi havanın izin verdiği her Pazar pılıyı pırtıyı toplayıp dağa kaymaya gidiyoruz. Pazar dedimse de aldanmayın. Cumartesi gecesi 12 gibi uyuyup Pazar sabah 3 gibi uyanıyoruz ki 4’ de kalkan otobüse yetişebilelim. Kimisine çok yorucu ve zahmetli gelse de bizim için yeni haftaya güç toplamış ve arınmış bir şekilde başlamak için olmazsa olmazlardan.

Caydırabilecek kadar detay gerektirir esasen kış sporları. Ekipmanı, giyinmesi, soyunması, yemesi-içmesi her biri tek başına bir mesai ve dikkat gerektirir. Sıkı giyinmen lazım. Ne terleyeceksin ne de üşüyeceksin. Yüzünü gözünü iyice sarıp sarmalayacaksın ki rüzgardan, soğuktan yüz felci olmayasın. Şakaya gelmez. Sonuçta bilmem kaç bin metrede dağın tepesindesin. Şakası yok!

Beni tanıyan bilir. Oldukça gür ve uzun saçlarım var. Onları berenin altında zapt-ı raptetmek bile 10 dakikamı alıyor her seferinde. Yukardan toplasam bere girmez. Açık bıraksam halat gibi orama burama vurup canımı yakar. Ya da buz tutup boynumu, sırtımı ıslatır, üşürüm. Dün en iyi çözümü buldum sonunda. Yandan iki berik. Bu tanımlamayı bilmeyenler için yandan iki örgü. Üstüne de geçir bereyi. Enfes!

Dağdaki kızların çoğunluğuna gelince; oldukça bakımlı, hafif makyajlı, saçlar yapılı.

Nasıl onlar bu kadar şekil görünüyorlar da ben örgüt mensupları gibi görünüyorum, anlayamıyorum? Yüzümdeki tek makyaj ibaresi; google’ıma birşey olurda kar beyazı gözümü alır göremem diye tedbirden  gözlerim altına çektiğim kalem ve cips gibi olmasınlar diye dudaklarıma sürdüğüm dudak koruyucu. Oda benim değil, sevgilimin. Peki ben neden böyleyim?

Dün bu sorunun cevabını Barış ile beraber, uzun yıllar unutamayacağımız bir şekilde bulduk.

Ben cinsiyetimi unutuyorum çünkü spor yaparken. Benim unuttuğum yetmezmiş gibi sevgilim ve sevgilimin arkadaşları da unutuyor. Normal kadınlar gibi değil de deli mayın erkekler gibi kaymaya çalışıyorum. Çoğu zaman kayıyorum da. Kaymak yetmiyor fakat. Eğer kayabiliyorsam o zaman atraksiyonlara da geçmem gerek. Geçiyorum da. Atlayıp zıplıyorum. Bir kez daha deniyorum, bir kez daha. Sonra bir kez daha. Denedikçe, düşüyorum. Düştükçe daha çok deniyorum. Dün videoları izlerken gülmekten bayıldık. Çünkü düştükten sonra o kadar hızlı kalkabiliyorum ki artık filmi ileri sarıyormuşuz gibi komik görünüyor.

Sonu gelmiyor yani bu mantıksızca hırsın. Zevkli, çok gülüyoruz ve eğleniyoruz tamam ama sonuçta başta söylediğim gibi doğadasın. Ve kadınsın! Kadın! Dolayısıyla diğer kızlarla kıyaslayınca neden benim halim beter? Apaçık ortada!

Deli gibi kaydık dün. Her zamanki gibi. Önce kolay pist, sonra zor. Sonra bol kar(yani pist dışından; off pist)

Öğleden sonra saat 3 suları. Nerdeyse hiç dinlenmeden 5 saattir kayıyoruz demektir. Barış’ın daha önce kaymadığı bir pist vardı. O dinlenirken ben kaydım bir tur. Yanlış anlaşılmasın sakın! Oldukça dik ve zor bir pist. Ormana da bağlanabiliyorsun. Çok beğendim. Ben aşağı inince beraber kaymaya karar verdik. Barış, pistte kaymadığı için kendisi pistleri bilmez. Off pist kaymayı kaymaktan sayar. Bol karlarda kaymayı sever. Ne kadar bol, o kadar zor! O kadar adrenalin! Üstüne kuş bile konmamış karlar en sevdiği bir şey:)

Sisten pistin bağlantısını kaçırdım.  Zaten bildiğimiz, önceden kaydığımız pistte bulduk kendimizi.
B: Neyse Yase, inelim tekrar çıkarız. Sen önden git peşindeyim.
Y:Tamam.
15 sn sonra arkadan bir ıslık. Dönüp bakıyorum. Eliyle işaret yapıyor sağa gir diye. Yani ormana. Liftte çıkarken anlatmıştım oysa. İnerken yandaki ormana girenleri gördüm. Ellerine  almış boardları bata çıka yürüyerek inmeye çalışıyorlardı diye... Bele kadar kar var demiştim.
Sanki ben hiç bir şey söylememişim gibi Takıl arkama! deyip atıyor bizi bol karlara.

Baya bir mesafe nasıl gittiğimize inanamadığım halde o önde, ben arkada gidiyoruz. Fakat dimdik bir tepede minicik bir ağaçtan kıvrakça sıyrılıp geçen o, ve tam dönebilecekken kıl payı kara saplanmaktan kurtulamayan ben. Kar resmen hortum gibi aşağı çekti beni. Belime kadar kar altında ve yokuşun tepesinde kalakaldım. Board hala ayağıma bağlı. Kıpırdayamıyorum bile.

B: (ilerden ayakta bağırıyor.) Hadi Yase kalk bebeğim.

Y: (içinden) Çalısıyorum ama kalkamıyorum ki. Kalksam da fayda etmez ki. Karda bir kez fren yapan arabanın patinaj çekmesi gibi bir durum benimki. Zaten o geçti ben geçemedim diye kılım. Günlerdir kah barut kah pamuk ruh-i haliyatım da zihnimi iyice bilemiş. Debelenirken bir başıma karların içinde… Uzaklardan tekrar  duyuyorum o sesi.

B: Tatlım çıkmaya çalış. Hadi…

Y: (bu sesten sonra aynı  çizgi filmlerdeki gibi gözlerimden yaşların fışkırdığını hatırlıyorum.) Ya allah ya bismillah diyerek deli siniriyle kendimi yukarı doğru çekmeyi başarıyorum. Çıkıyorum çıkmasına ama ayağa kalkmam imkansız. Kar belime kadar derin. Bu sefer yan bir şekilde yatakta yatıyormuş gibi ayaklarım havada omuzum karın dibinde batıyorum kara. Bir helikopterin beni havaya çekip tekrardan ayaklarımın üstünde kara koyması lazım ki kayabileyim.

İki berik saçlarım dağılmış,kafamdaki bere kaymış, terden, kardan sırılsıklam vaziyetteyim. Sinirden yanıyorum. Koruma için çektiğim sürmeler yanaklarıma kadar akmış. Soyunuyorum en sonunda. Gözlük, bere ne varsa çıkartıyorum… Nefes nefeseyim. Ben buraya girmeyelim dedimdi çünkü. Saplanmasaydım da aynı mevzu olacaktı. Sadece az biraz daha ilerde. Kaldı ki bizim saplandığımız yer benim anlattığım yerden 20 kat daha derin ve bakir. Resmen karın üstünde kuş izi bile yok. Kuş bile konmamış yahu!  İlk biz konmuşuz! Daha ötesi mi var?

B: Yaseciğim! Pes etme, uğraş biraz kalk hadi!
Bu cümle benim için cinnetin kapısını açtı. Pes etme! Ulan keşke pes etseydim. Pes etseydim de takılmasaydım senin peşine. Normal bir kadın pes etse senin peşine mi takılır? Diyorum ya cinnete start verdi pes etme lafı! Deli gibi yukardan, aşağıya bağırmaya başladım.

Y: Pes etmeymiş! Ettim! Ben pes ettim! Sen öldürecek misin beni hı? Ben demedim mi oraya girmeyelim diye?( Bu arada hala ayaklarım havada, bedenimin yarısı kar altında, cebelleşiyorum. Bari popomun üstüne döneyim de öyle saplanayım kara diye ama… Nafile!)  Demedim miiii?

B: Aşkım sakin ol! Bir sakin ol, panik yapma!

Y: Olamam! Sakin olamam! Delirdim ben Barış! Senin bana bunu yapmaya ne hakkın var?  Nasıl çıkacağım ben burdan? (Ağlıyorum bu arada bağıra bağıra:):)

B: Lütfen panik yapma. Çok panik yaptın. Sakinleş!

Y: Panik yaparım. Niye biz de diğer insanlar gibi eğlenerek kaymıyoruz? Olimpiyatlara mı hazırlanıyoruz biz? Neden bu karların altındayız? Senin hırsından ben ölim mi burada? Sen git erkek arkadaşlarınla kay bundan sonra. Buradan bir çıkayım bir daha asla kaymayacağım seninle! Haksızlık bu ya! Kadınım ben kadın! Unuttun sen galiba kadınım ben. Ka-dı-nımmm! Şu halime bak! Buradan nasıl çıkacağım ben? Nasıl?

B: Tamam sakin ol önce. Bir dur. Hareket etme. Dinlen biraz. Geliyorum ben.

Y: Gelme! Sakın gelme. Salak gibi sana uyup niye girdim ben buralara? (Bu kısım artık aklımın, zihnimin mantık çizgisinden hızla uzaklaştığı an. Cinnet evresinin en tepesi.)

B: Canım lütfen sakin olur musun? Lütfen diyorum. Tamam haklısın özür dilerim, benim hatam!

Y: (Bağıra bağıra) Senin hatansa ben niye buraya saplı kaldım? Kadınım ben kadın! Ne işim var benim burada? Haksızlık değil mi bu? (Sinirden Calimero'ya bağlamış bir modda)

En son board ile beraber hareket edemeyeceğime karar verip boardu zar zor söktüm ayağımdan. Taa ki Barış’tan gelen sese kadar kucağımda duruyordu.…

B: Sakin ol Yase lütfen diyorum?

Gözümün döndüğü an o andır. Şu an yazarken bile utanıyorum. Sinirden kucağımdaki boardu kalan son gücümle aşağı fırlattım. Ona doğru. Allahtan kayıp giden boardu son anda elinin ucuyla, zorla, ağaca girme pahasına yakaladı. Fakat bu sayede o da kara saplanmış oldu.:) Çok iyi geldi bu durum bana:) Boardu atınca bir rahatladım, sakinledim.
Kafam deli sinirimden sıyrılıp normal çalışmaya başladı. İkna oldum ki kardan çıkıp, yürümem imkansız. Kar yer yer belime kadar, yer yer göğsüme kadar derinleşiyor. Çıkmaya çalışmaktan vazgeçip kendimi yokuş aşağı bırakmaya karar verdim. Hazır boarddan da kurtulmuşum. Bu dahiyane fikirle yatarak kaya kaya Barış’ın yanına kadar indim:)

Y:Ver boardumu! Hadi kalk! Gelmiyor musun?

B: Ağaca saplandım sayende. Çıkamıyorum ki… Niye atıyorsun boardunu aşağıya? Gözün döndü resmen! Allahtan tuttum.

Y: Hadi yaa! Anladın mı şimdi neden ben sabahtan beri debeleniyorum orda? Yukarısı bunun iki katı daha derin. Otura otura ineceğim ben aşağıya.
Oturdum kara, popomun üstünde aşağı doğru kayarak inmeye çalışıyorum. Arkadan bir ses;

B: Canım ver bana boardunu.
Y:Vermem! Taşırım ben boardumu.
B:O zaman boardunun üstüne otur öyle kay!

Y: (içinden) Hala fikir üretiyor yaa, hala! (bu sefer dışından) Şimdiye kadar bişey olmadı ya, boarda binip onun hızıyla ineyim di mi? Allah allah yaa!
B: Bebeğim iki dakika otur o zaman Allah Aşkına! Yavaş yavaş ineriz. Nefes alamıyorsun. Bayılacaksın yorgunluktan. Bir sakinleş önce ne olursun yaa!
Y: (En komik sesimle avaz avaz bağırarak ve ağlayarak. Şimdi yazarken gülmekten içim koptu.) Kalmam ben burada, kalamam. Anlamıyor musun? Sinirlerim taştı artık benim. Şu halime bak! Bu haksızlık değil mi?

İnadım tuttu mu tutar. 35 dakika hiç durup, dinlenmeden, o yolu kah yürüyerek, kah yatarak, kah oturarak, kaymış berem, darmadağın iki berik örgüm, en acınası halimle piste kadar indim. Barış’ta peşimden...
Piste vardığımızda nefes alamıyorduk artık. Barış’ın geçen bütün hafta ciğerlerini üşüttüğü için hasta yatmasına değinmiyorum bile. Öksüre öksüre indi oralardan. Piste kavuştuğum gibi taktım boardumu ayağıma lifte kadar kaydım. Bir dakika dinlenmeden. Barış’ta peşimden...
Oturaklı lifte binipte havalanınca tepeden baktım nerelere girdiğimize ve nerelerden indiğimize. Barışta arkamdaki oturakta aynı şeyleri düşünmüş olacak ki; iner inmez yanıma geldi.

B: Özür dilerim. Tamamen benim suçum. Seviyorum seni. Bu kadar delirttiğim için de çok üzüldüm. Ama çok korkuttun beni. Rahatladın mı bari?

Y: Rahatladım evet. Çok iyi geldi avazım çıktığı kadar bağırmak. Günlerdir yapamadığımı yaptım. Küçük çapta bir cinnet geçirdim sanırsam. Sen de çok zorluyorsun beni ama! Kızım ben!

Bu lafımın üstüne onun sinirleri bozuldu bu sefer:)) İlk defa liftin kapanmasını beklemeden kaymayı bıraktık, otele döndük. Üst baş değiştirdik. İki tane sıcak çikolata patlattık. O saatten beri gülüyoruz, masum köylü kızının cinnetine.

Yazarın notu 1: Ben bunları yazarken bol karda daha iyi, daha rahat kayayım diye, elinde tornavida benim bağlamaların ayarını yapıyor Barış. Ne diyim "can çıkar, huy çıkmaz!"
Yazarın notu 2: Basılmadık yer bırakmadık! :))
the y.a.s.e.

18 Ocak 2011 Salı

Karar-ında!

Türkçe'de öyle muhteşem sözler vardır ki, onları kullanmadan anlatacağın lafı tam olarak ifade edemezsin. Mesala; Azı karar, fazlası zarar ya da Her şey kararında gibi.

Geçenlerde laflarken söz döndü dolaştı bir arkadaşımın henüz adı konamamış ilişkisine geldi. Muhabbet sulandı, gülmekten yerlere yatıldı, eski defterler açıldı. Bol kahkaha canımıza değdi resmen.
Mevzuyu detay vermeden anlatmak isterim. Belki aynı durumda olupta sanal beyin fırtınası yapmak isteyenler vardır.

"Şimdiii" diye başladı lafa. "İnsanlar bir kez birlikte olunca bu hali vaziyet ne oluyor? Kimse bu konuya değinmiyorsa, bu gerçeği görmezden geliyorsa, iki tarafta bu unutulamayacak aktiviteyi mevzu bahis etmiyorsa, bi cacık olur mu bu işten?
( Hatırlatmak isterim. Fazla havaya girmemek lazım. Her şey unutulur, abartmaya lüzum yok. Olmadı unutamadın ya da unutamaz beni, mümkün değil diyorsun. İllaki bir unutturan çıkar. Benden söylemesi.:)

Önce gülmekten dağıldık. Aklı başında mantıklı bir karara varamadık ama sonra kafalar çalıştı. Cepler boşaldı. Anlaşıldı ki; bu seks olayında rakam tek oldu mu iş şahibeli! Kısmeti, bereketi kaçıyor resmen! Keramet aktivite sayısının çoğalmasında. Yani unutulamayacak kadar olmasında değil. En az iki olacak bir kere. İki olacak ki kurdeleyi kesmiş olacaksın. Asal sayı olmamalı. Sadece 1'e ve kendisine bölünmemeli. Başka rakamlara da bölünmeli. Bu; durumun üretken olduğuna, daha da çoğalabileceğine garanti getirir. Bolluğa, berekete işaret eder. Aktivite sayısının tek olması  üstünde konuşacak kadar hatrı sayılır olmamasına sebep veriyor. Fakat 1 olsa dahi hiç yaşanmamışta değil.
Sonuçta cetvelde 0'dan daha ötede. :)))
Özetle siz kendinizi garantiye alın; ya sıfır ya iki. Ya hiç, ya hep yani! :)))

"Peki konuşmalı mıyım sizce?" diye sordu. Aman ha! Sakın ve sakın konuşmayın. İlk konuşan büyüyü bozar, kaybeder, terk edilmeyi kabul eder. Madem ki  sözler ilk öyle dillendi, bundan gayrı bahsi geçen özne kişiyle sadece vücut diliyle konuşulmalı. Kelimeler unutulmalı. Vücut dilinin tükenipte, kifayetsiz kaldığı anlaşıldığında zat-ı muhterem hızla, acilen, tek hamlede, tereddüt dahi etmeden terk edilmeli. Aksi taktirde başınıza ziyadesiyle bela olacak, bambaşka bir dil kullanacaktır!

"Ya belki düşündüğümüz gibi değildir. Mesala tamamen farklı bir tarzı vardır. Bu düşündüklerimizin hiçbirisi onun için geçerli değildir. Sonuçta herkes kendine özgü bir birey, genellememek lazım." dedi.

Genellemek lazım. Aklından bu tip bahaneleri derhal çıkart. Kendini oyalayacak ve bir süreliğine inanıp sana kendini iyi hissetirecek her şey, başta da söylediğim gibi bir süre devam eder. Eline ne geçer? Bolca vakit kaybı ve sonradan hatırlayıp salaklığına güleceğin anılar:) Başka?

Bu salak rolüyle yeterli sayıda oskar aldıktan sonra, mezarında birisi gelipte dürtmüş gibi uyanırsın. Tüm cevaplar aslında senin kararında. Artık gözünden anlarsın kimden neyden cacık olur?
Cacığa ne kadar tuz konur? Göz kararı nasıl oturur!
the y.a.s.e.

6 Ocak 2011 Perşembe

Aaaa..!!! Evli değil! Daha da beteri çocuğu yok!

Birine yük olmaktan korkardı anneannem hep. Kimseyi aklen bile yormadan, kimseden bir beklentisi olmadan yaşadı tüm hayatını. Huy çeker derler ya işte. Evrene yayılsın bu dileğim; kimselere hiç bir manada yük olmadan yaşarım inşallah tüm hayatımı.

Fikrim sorulmadan beyan etmem, sitem etmem, taciz etmem, kafası karışık birisini daha da karıştırmam, destek olurum ama ben söylemiştim diye dürtmem. Üzgünse üstüne gitmem, üzdümse istemedendir. Kimse benim yüzümden zor durumda kalsın, daralsın istemem. Neden mi? Çünkü bana da yapılsın istemem. Bana uymasa da yargılamam kimseyi. Kimse de beni yargılamasın. Açıklamalar yoruyor beni, keyifsizleştiriyor çünkü...

Şu anki hayat görüşüm, kimseyle evlenmek istemediğim doğrultusunda. Çocuğum olmadan, statikocu olmak zorunda kalmadan, istediğim kadar adrenalin, istediğim kadar dinginlikle doldurarak hayatımı, tadını çıkartmak yolunda. Gün gelir de herkesin taciz ettiği doğrultuda bir hayat yaşamak istersem eğer, sadece "ben" öyle yaşamak istediğim için olacak. "Mümkün" olabildiğince...

Tacizlere kapıldımı insan kendi olmaktan çıkar. Bekarlar evlensin diye. Evlenenler çocuk yapsınlar diye. Çocuk yapanlar ikinci çocuk için.. İkinciyi yapanlar çocuklarına bakarken, yetiştirirken, eğitirken, karar verirken. Bir fiil taciz ediliyor herkes. Niyeyse herkes kendi hayatına yön vermek yerine başkalarının hayatını yönlendirmeye çalışıyor.

Annemi çok seviyorum... Fakat hiç istemediğim halde en olmadık zamanlarda Adana'ya taşınmamı mevzu etmesinden, beni evliliğe ikna etmeye çalışmasından, evli olmadığım halde çocuk yapmayı aklıma sokma planlarından, akademisyen olmam için sürekli beni dürtmesinden, eski ilişkilerimi bitmiş olarak değilde, elimden kaçırdıklarım gibi kabul etmesinden... Yani anne kimliğinin engellenemez güdüleriyle aramıza koocamaaan bir duvar örüp beni devamlı evermeye ve üretmeye çalışmasından tek kelime ile iğreniyorum. Çift kelime ile; aşırı iğreniyorum. Ve ayrıca hiç böyle yapmadığını savunması ve beni kendi kendimden şüphe ettirmesini ise; çok adaletsiz buluyorum...

 Ayrıca bunu yapan keşke sadece annem olsa.  Bari o annem. Bu konuyla pazardaki soğancı bile en az annem kadar ilgili. Evli olmadığım için acıyor bana. Çocuk yapmadığım için ise; kısır olduğumu sanıyordur her halde. Beter durumdayım yani pazarcı ahalisinin gözünde...

Bazen komik bu muhabbetler. Bazen tatlı. Ama her gün  bal yesen, o bile bir gün gelir tatlı gelmez değil mi?
Gül geç, üstünde durma diyenler var... Katılıyorum... Ama sessiz bir ortamda birisinin ossururmasına  ne kadar kayıtsız kalabilirse insan, bu yersiz dayatmalara da kayıtsız kalmak o kadar zor olabiliyor bazen... Gerçek bu!

Hayatta herkes için olmazsa olmaz tek bir şey var; sağlık.
Allah hepimize versin...
the y.a.s.e.