15 Şubat 2011 Salı

Barış'a...

14 Şubat’ta sevgilin yoksa eğer…
Sevgilinin olmadığı yetmezmiş gibi bir de resmi olarak “sevgilin olmadığı” gerçeğinin herkesçe bilinmesi midir bu tarihin amacı? Sevgilin olmadıktan sonra bu günün kattığı birşey var mıdır hayatına?

Hemen sıralıyorum; sinir, gıcıklık duygusu, yorgunluk, kimseyi bulamama endişesi, kaç sevgililer gününü yalnız geçirdiğinin matematiği, X sevgililer, seni teselli eden dostlar ve bu gibi bir takım hissetmekten haz almadığın duygular…

Sevgilin varsa ve çok mutluysan eğer?
Hemen anlatıyorum…

Dün; çok yoğun, stresli, sekretersiz, gıcık, gergin, bazı işe yaramaz insanları resmen dövme isteğiyle yanıp tutuştuğum, hop oturup hop kalktığım, deli deli baktığım, homur homur homurdandığım bir gündü!
Tarih; 14 Şubat Sevgililer Günü!

Saat dört buçukta işten çıkmayı planlarken, ancak beş buçukta yaka paça atabildim kendimi dışarıya. Yarım saatte yanı başımdaki metrobüs istasyonuna zar zor ulaşıp, ilk gelen otobüse bindim. Şansım dönmüştü sanki… Oturacak yer bile buldum ilk defa. Ama gel gör ki insan bir güne aksi başladı mı düzeltmesi pek zor!

Kulaklık takmasına rağmen dinlediği müziğin sesi otobüste uğuldayan bir teenagerın yanına oturmakla başladım lanetli dakikalara… Otobüs hareket ettikten beş dakika sonra neden çocuğun yanındaki koltuğun boş olduğunu, kıvrak zekamla hemencecik kavramış oldum. Sandığım gibi şansım dönmemişti yani…

Koridor tarafında, tam yanımda kalacak şekilde oturan, dünyanın en cırtlak sesli, en gıcık kadını, üç durak boyunca bağıra çağıra dedesiyle, sonra da Zincirlikuyu’ya varıncaya kadar kah Türkçe, kah İngilizcemsi lisanıyla Gürol Amcası ve onun Amerikalı eşiyle konuştu. Bütün yol boyunca ayağa kalkıp “Sus be kadın, sus be! Sen de kıs şu zıkkımın sesini mahluk çocuk! Beynimi …tiniz!” diye bağırmak istedim. Bu isteğim, yanımdaki bunalımlı adolesanın kulağındaki kulaklıkları ibreti alem için ona yedirmek suretiyle, zihnimde daha da ateşli bir fanteziye dönüştü. Sinirden boynum kasıldı. Birazcık olsun gevşeyebilmek için herkesin ortasında hönküre hönküre ağlamak istedim… Lanetli dakikalar bana asır gibi geldi. Ama fakat içimdeki şeytanı savuşturdum ve kimseye sataşmadan yolculuğumu sabırla tamamladım. Metrobüsten indikten sonra telefonda yengesiyle konuşan kadından kurtulduğum için şükür bile ettim.

İndiğim istasyondan beni sevgilim alacaktı. Geç kalmıştı. Lakin telefonuma davrandığımda fark ettim ki o geç kalmamıştı, biz jet hızıyla gelmiştik. Halbuki yol ne kadar da uzun gelmişti bana!
“Beş dakikaya ordayım sevgilim” dedi sevgilim. Beklemeye başladım. Yol kenarında ayağımda topuklu ayakkabılarım, elbisem ve uzun mantomla her geçenin dönüp dönüp bir kez daha bakması sonucu iyice zıplayan sinirim, başıma doğru bir ağrı çıkarmaya başlamıştı ki… Önümde trafiği hızla yararak, cakalı bir şekilde sevgilimin arabası durdu… Bir kez daha şükredip arabaya bindim hemen… Kimseyle dalaşmamayı başarmış, daha şimdiden iki defa şükretmiştim bile.

Başta çok gıcıktım. Kendimden sıkıldım. Sesim kulağımı tırmaladı. Hatta “neden karşıya geçtim ki?” diye bile düşünerek kendimi iyice bunalıma sürükledim. Akabinde tek solukta, ağlamaklı bir sesle, hemencecik oracıkta her şeyi anlatmaya başladım. Defalarca kez  bir daha asla metrobüse binmeyeceğimi ve trafiğe rağmen  karşıya arabamla geçeceğimi söyledim. Ofladım, pofladım… Söylediklerimi yılmadan, usanmadan bir daha tekrarladım. Biricik sevgilimin trafikle boğuşması yetmezmiş gibi on dakika içinde tüm günümü anlatmış ve çocukcağızı hepten daraltmıştım. Ve nihayet susmuştum! Ve tabii ki her dişi kimse gibi rahatlamış!

Sanki vır vır beynini yiyen ben değilmişim gibi gözlerinin içi güler bir şekilde; “Al canım” dedi elindeki kağıt torbayı bana uzatırken. “İnşallah daha nice sevgililer gününü beraber geçiririz.” Siyah, sexy, dikdörtgen bir karton torba. İçinde simsiyah upuzun bir karton... Konuşma hızımdan daha hızlı bir şekilde davetiye gibi görünen siyah kartonu kılıfından çıkartttım. Hızla açtım. Bir tanecik, sevgililerin en fevkaladesi, dünyalar tatlısı erkeğim hediye değil, ilaç almıştı bana. “Couple Massage Theraphy.” Benimkisi kakao masajı, onunkisi Nirvana. Hönkürmeme bile gerek kalmamıştı, artık gevşemiştim.

Lanetli dakikaların tamamen sona erdiği, eşsiz dakikaların başladığı yer; İstinye Park Hillside SPA. İçeri adımımı attığım anda kendimi cennette sandım. Etrafa kısaca göz attıktan sonra, ekşi yeşil elmalarımızı yiyerek soyunma odalarına dağıldık. Bornozlarımızı giyip jakuzinin olduğu salonda masöz kızlarımızın bizi gelip almasını bekleyecektik. Bornozumu giyipte jakuzili salona yöneldiğim de, sevgilim bembeyaz devasa kanepeye uzanmış keyif yapmaya başlamıştı bile. Oturmamla beraber zencefilli çaylarımız geldi. Masaj öncesi dolaşımımızı hızlandırmalıydık. Çaylarımızı içip, laflarken bizi yukarıya alabileceklerini söylediler. Yukarı çıktık. İştah kabartan kokular arasında bir uyuyup bir uyanarak masajımızı yaptırdık. Bir saat sonunda pamuk kıvamında tekrar jakuzi salonuna inmiştik... Tekrardan şahane çaylar ve meyveler eşliğinde keyfe başladık. Mırıl mırıl bir saatin nasıl geçtiğini anlamadan canım sevgilimle sohbet ede ede sefa sürdük... Duş alıpta SPA'dan çıktığımızda artık tüy kadar hafiftim...

Uzun zamandır beklediğim, beklerken çok çileler çektiğim, çok matematikler yaptığım, çok kaygılandığım, uğruna çok insan harcadığım adam, artık gelmişti. Yanımdaydı. Her zaman arkamdaydı. Gözleri ışıl ışıl, kahkahası gürül gürüldü. Sevgililer günü, günün kötü başlasa da, kalbin daralsa da, o an mutsuz olsan da, kalbin bir kez sevgiyle attı mı günün sonunun  iyi bitmesi demekti. Sevgilin, sevdiğin yanında olsun yeterdi!


the y.a.s.e.