11 Kasım 2010 Perşembe

Aşk

aklına gelmiyecek birisini sevdiğinde... kendine rağmen... yapmam dediklerini yaparken bulunca kendini... gerçek sen olunca onun yanında... herkesin gördüğünden farklı gördün mü birini... gülümsemesi içini ısıttığında... o korkunca senin için cesaret doluyorsa... onsuz uyumak buzlarda uymaksa eğer... teninin değdiği yer alev alıyorsa... sarınca seni kollarının arasına... unutuveriyorsan her şeyleri... aşk...

elinden tutupta bir yerlere götürdümü seni çocuk gibi seviniyorsan... önceden olanlar, komik ve saçma geliyorsa... iki kişilik düşünüyorsan artık... oyunlar, numaralar, kandırmacalar bittiyse... farkında olmadan canım diyorsan... neden bulamadan seviyorsan... aşk...

kavgalar kısacık sürüyorsa... sinirle değil, hüzünle bitiyorsa... kalpten özür dilerim dediğinde biri... geçmişten kimseye artık kızgın olmadığında... somut herşey önemsiz olunca... bebeklerinizi düşündüğünde... şarkıları ona söyleyince... nesi var bu kadar? diye sorunca diğerleri... hasret canını yakınca... kokusu burnuna geldiğinde... aşk...

tek bedende bir ruhsan eğer... büyülüyse her şey... o da seni sevdiğinde... başkaları umrunda olmadığında... gerçekten güvendiğinde... kendin gibi bilince onu... ona dokunmak için uykundan uyanıyorsan... sabah olunca üzülüyorsan eğer... dolunay en çok senin evini aydınlattığında... aşk...

bebeğini öper gibi öpüyorsan bazen... kıyamadığında... merak ediyorsan eğer... sana bakınca gözleri parladığında... mesafeler anlamsızlaştığında... aşk...

aşk dön önümden
bir sebepten
gel, gir dünyama...
aşk dön önümden,
geç tenimden,
gel, gir dünyama....
the y.a.s.e.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Trafik Var!!!

İstanbul’da yaşamak deyince akla ilk gelen kelime; trafik. Var mı itirazı olan? Var mı "Hayır benim aklıma trafikten önce şu geliyor" diyen? Yüzdeye vurduğumuzda eminim çok büyük bir oran benimle aynı fikirdedir.

Gıcık oluyorum “Trafik vardı, kusura bakma geç kaldım” diyen insanlara… Hadi ya! Günaydın! Halbuki dün İstanbul’da trafik diye bir sorun hiç yoktu! Sonra bugün bir uyandık ki artık her yer trafik!

10-15 dakika gecikmelere zaten bir şey demiyorum. Ama bir yere yarım saat, 45 dakika geç gitmek, geç kalmak sayılmaz. Bu programsızlık ve dağınıklıktır. Kendi plansızlığınla başkasının kıymetli dakikalarını çalmaktır. Zaman tacizciliğidir ki toplumun büyük bir kısmı zaman tacizcisi! "Merhaabaaa, sizde mi tacizcisiniz? Hoş geldiniz, şöyle buyrun... Şu tarafa, kalabalığa doğru!"


İstanbul gibi şehirlerde yaşayan herkes için en büyük hazine zaman, en büyük sorun zamansızlıktır. Senin sorumsuzluğundan mütevellit benden çaldığın zaman, benim de, eşimden, dostumdan, işimden, keyfimden, kendimden çaldığım zaman olarak kayıtlarda tutulmakta!

Hiç geç kalınmaz demiyorum. Bazen aksilik olur. İnsan uyuyakalır, geç çıkar, oyalanır, ne giyeceğini seçemez, bir şeyler, birşeyler...  Ama geç kaldığında veya geç kalacağını anladığında telafi etmeye çalışır. Karşı tarafı haberdar eder, karar hakkını ona bırakır. Saygıyla yaklaşır. Saygı, empati, mahçubiyet gibi duyguları olur bu durum karşısında. Edepsizlik, pişkinlik, bencillik, vurdumduymazlık gibi duygular değil!

İşte kimisi hep rötarlıdır. Bilirsin. Geç kalmak tarzıdır. Her yere geç gider bunlar. Zaman, saat mefrumundan yoksundur. Tarzının gıcık olması yetmezmiş gibi birde vır vır konuşup, seninle alakasız sebeplerini saymaya kalkar. Zamanını çaldığı yetmez, huzurundan da çalar.

Tüm bunlara karşılık beni yine de en ama en çok uyuz eden; geç kalma durumunda başlayan yalan kuşağı. Madem geç kaldın bari yalan söyleme! Söyleme ki; aramızda bir parça hukuk kalsın! Geç kalacağını bildirmez mesala. Gerek duymaz. Şayet lütfederse de yola yeni çıkmış olsa dahi; "15 dakikaya ordayım" martavalıyla seni ahmak yerine koyar. İyi niyetinin üstünde tepinir. Nezaketini kötüye kullanır."Nasıl bir trafik var anlatamam. Aman allahım!" Laf! Yalancı! Sanki tır devrildi de yol kapandı. Ya da zincirleme kaza oldu sanırsın. Hergün, her saat, her metre karesinde trafik var bu şehrin!

Eğer sen arabaya binip, yollar bomboşmuş gibi gideceğin yere varmayı planlıyorsan... Onun adı; "Ay çok trafik vardı" değil. "Ay sen bir nebze öküzsün!"

yazarın notu: Ohh be rahatladım vallahi.

the y.a.s.e.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Küçük kadınlar, küçük adamlar ve konuşan oyuncakları...

Oyuncaklarının konuşmasını kaç kişi isterdi çocukken? Yani canlanmasını? Canlanıp sizinle oynamasını hayal etmediniz mi hiç?

Bütün çocukluğum boyunca bekledim ben. Eninde sonunda birgün bebeklerimin, canlanıp gerçek bebek gibi davranacaklarına inandım. Baktım onlardan bir kıpırtı gelmiyor. İş başa düştü deyip, ben giriştim. Ağzını kaşık sokabileceğim kadar kestim önce Zeynep bebeğimin. Sonra yoğurt ve bisküviyi karıştırıp, bisküvileri un kıvamına gelinceye kadar ezdim yoğurdun içinde. Afiyetle bir güzel yedirdim bebeğime. Gerçek 2 tane bezi vardı Zeynep'in. En eski muşamba olanlardan. Nerden buldum, nerden akıl ettim tüm bunları hala tam olarak hatırlamıyorum. Hiç bir zaman altına yapamasa da bezlerini düzenli olarak hergün itinayla yıkadım ve astım... Ağzını kesmeyi tem becerememiş olacağım ki ancak iki yanağını burnuna doğru sıkınca açılıyordu. Bende fırsattan istifade kaşığı sokuveriyordum ağzına. İştahsız bir bebekti zaten. Benim dünyamdaki tüm diğer bebekler gibi. Ağzına tepiyordum yani, başka türlü yemiyordu sıpa!

Benden 6 yaş küçük olan kuzenime her seferinde savaşarak yemek yedirmeye çalışan yengemden bu hareketi kaptığıma inanıyorum. Sanırım çocuk aklımla bana öylesi normal gelmiş. Yani çocuk dediğin yemeğini ancak zorla, ağlama, bağrış, tepiş içinde yer. Ondan da hep azarlardım Zeynep bebeğimi yedirirken. Kıza kıza yedirirdim hergün, yoksa yemezdi ne yapayım!

Günlerce yedirdim bebeğimi. Ne zamanki odamı iğrenç bir koku sardı işte o zaman benim annecilik oyunumun da sonu yaklaşmıştı. İçi yoğurtlu bisküvi dolan bebecik ve kokusu annemi hafiye etti. Kadıncağız günlerce tahammül edilmez bu kokunun nereden geldiğini aradı, durdu. İşte o güne kadar da zavallı Zeynep bebecik bu zulme maruz kaldı. Dehşete kapılmış bir şekilde, bebeğin içini gözlerimin önünde boşaltan ve yıkayan annem beni oyuncakların canlanmayacağına ikna edemedi ama, kokunun iğreçliğiyle oyuncak  bebeklere yoğurtlu bisküvi verilmeyeceğine ikna oldum.

Benden 20 ay büyük olan abimde de bana benzer bir hayal perestlik vardı. Şimdi akıma gelince gülmekten bayılıyorum hala. Benim gibi arabalarıyla falan konuşmazdı ama bizim eve alınan ve ya komşularımızdan birinin aldığı yeni televizyon, çamaşır makinesi, buzdolabı gibi büyük elektroniklerin kutularını keser, biçer kendine ev yapardı. Yaz ise balkonu, kış ise kalorifer peteğinin yanını sabit lokasyon seçer, günlerce o karton kutuların içinde yaşardı. Ta ki kartonlar yırtılıp, içine girilemez hale gelinceye kadar... Her akşam annem yemeğe çağırdığında "Ben evimde yiyeceğim yemeğimi" diye ter ter tepinir, anneme de babama da inadıyla cinnet geçirtirdi. Benim de vay halime eğer evine girersem. Kutsal kartonuna dokunsam dahi burnumdan fitil fitil getirirdi. Sadece bazen, (annem ikimizle baş edemez diye düşünüp) "Eğer annem yemeğe çağırdığında sen de benimle burda yemek istediğini söylersen, evime girebilirsin" şartıyla kutunun yakınında durabilirdim o kadar. :) Katıla katıla güldüm bugün aklıma gelince...

Çocukluk, çocuk aklı işte deyip gülüyoruz. Tesadüf değil aslında... Kızlar, anne olmayı oynuyor küçükken, erkeklerde ev bark sahibi olup ailelerinin reisi olmayı. Sonra büyüyünce hala bu oyunları oynamaya devam ediyoruz. Sadece tek bir farkla. Bu sefer bebekler de gerçek, evler de... Küçük kadınlar, küçük adamlar ve konuşan oyuncakları. Aslında hepsi canlı...

the y.a.s.e.