1 Kasım 2010 Pazartesi

Küçük kadınlar, küçük adamlar ve konuşan oyuncakları...

Oyuncaklarının konuşmasını kaç kişi isterdi çocukken? Yani canlanmasını? Canlanıp sizinle oynamasını hayal etmediniz mi hiç?

Bütün çocukluğum boyunca bekledim ben. Eninde sonunda birgün bebeklerimin, canlanıp gerçek bebek gibi davranacaklarına inandım. Baktım onlardan bir kıpırtı gelmiyor. İş başa düştü deyip, ben giriştim. Ağzını kaşık sokabileceğim kadar kestim önce Zeynep bebeğimin. Sonra yoğurt ve bisküviyi karıştırıp, bisküvileri un kıvamına gelinceye kadar ezdim yoğurdun içinde. Afiyetle bir güzel yedirdim bebeğime. Gerçek 2 tane bezi vardı Zeynep'in. En eski muşamba olanlardan. Nerden buldum, nerden akıl ettim tüm bunları hala tam olarak hatırlamıyorum. Hiç bir zaman altına yapamasa da bezlerini düzenli olarak hergün itinayla yıkadım ve astım... Ağzını kesmeyi tem becerememiş olacağım ki ancak iki yanağını burnuna doğru sıkınca açılıyordu. Bende fırsattan istifade kaşığı sokuveriyordum ağzına. İştahsız bir bebekti zaten. Benim dünyamdaki tüm diğer bebekler gibi. Ağzına tepiyordum yani, başka türlü yemiyordu sıpa!

Benden 6 yaş küçük olan kuzenime her seferinde savaşarak yemek yedirmeye çalışan yengemden bu hareketi kaptığıma inanıyorum. Sanırım çocuk aklımla bana öylesi normal gelmiş. Yani çocuk dediğin yemeğini ancak zorla, ağlama, bağrış, tepiş içinde yer. Ondan da hep azarlardım Zeynep bebeğimi yedirirken. Kıza kıza yedirirdim hergün, yoksa yemezdi ne yapayım!

Günlerce yedirdim bebeğimi. Ne zamanki odamı iğrenç bir koku sardı işte o zaman benim annecilik oyunumun da sonu yaklaşmıştı. İçi yoğurtlu bisküvi dolan bebecik ve kokusu annemi hafiye etti. Kadıncağız günlerce tahammül edilmez bu kokunun nereden geldiğini aradı, durdu. İşte o güne kadar da zavallı Zeynep bebecik bu zulme maruz kaldı. Dehşete kapılmış bir şekilde, bebeğin içini gözlerimin önünde boşaltan ve yıkayan annem beni oyuncakların canlanmayacağına ikna edemedi ama, kokunun iğreçliğiyle oyuncak  bebeklere yoğurtlu bisküvi verilmeyeceğine ikna oldum.

Benden 20 ay büyük olan abimde de bana benzer bir hayal perestlik vardı. Şimdi akıma gelince gülmekten bayılıyorum hala. Benim gibi arabalarıyla falan konuşmazdı ama bizim eve alınan ve ya komşularımızdan birinin aldığı yeni televizyon, çamaşır makinesi, buzdolabı gibi büyük elektroniklerin kutularını keser, biçer kendine ev yapardı. Yaz ise balkonu, kış ise kalorifer peteğinin yanını sabit lokasyon seçer, günlerce o karton kutuların içinde yaşardı. Ta ki kartonlar yırtılıp, içine girilemez hale gelinceye kadar... Her akşam annem yemeğe çağırdığında "Ben evimde yiyeceğim yemeğimi" diye ter ter tepinir, anneme de babama da inadıyla cinnet geçirtirdi. Benim de vay halime eğer evine girersem. Kutsal kartonuna dokunsam dahi burnumdan fitil fitil getirirdi. Sadece bazen, (annem ikimizle baş edemez diye düşünüp) "Eğer annem yemeğe çağırdığında sen de benimle burda yemek istediğini söylersen, evime girebilirsin" şartıyla kutunun yakınında durabilirdim o kadar. :) Katıla katıla güldüm bugün aklıma gelince...

Çocukluk, çocuk aklı işte deyip gülüyoruz. Tesadüf değil aslında... Kızlar, anne olmayı oynuyor küçükken, erkeklerde ev bark sahibi olup ailelerinin reisi olmayı. Sonra büyüyünce hala bu oyunları oynamaya devam ediyoruz. Sadece tek bir farkla. Bu sefer bebekler de gerçek, evler de... Küçük kadınlar, küçük adamlar ve konuşan oyuncakları. Aslında hepsi canlı...

the y.a.s.e.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder