26 Ocak 2010 Salı

bebeklerimin babası

Salondaki  deri koltuğa gömülmüş, ağzında hınzır bir gülümsemeyle düşünüyordu.. Buralara ait değildi sanki o an.. Kucağında öylece duran laptopa davrandı birşeyler yazacakmış gibi.. Vazgeçti sonra.. Çok tuhaf birşey oldu.. Daha önce hissetmediği birşey hissediyormuş gibi ürperdi.. Hani insan güzel bir rüya görür ya..  Tam uyanmak üzereyken zorlar kendini, uyanmasın diye.. İşte öyle.. Düşünmeyi bırakamadı, olanları yazmaya kıyamadı sanki..

Bugünden vazgeçti.. Dünü tekrar yaşamak için.. "Takvim dünden yarına atlasa ya da hep dünde kalsa!" dedi içinden..

Yüzü parlıyordu.. Gözleri ışıl ışıldı.. Yine öncelerde gezintideydi besbelli! Tam karşısındaki  koltukta oturmuş, gözlerini dışardaki kara adeta saplayarak bakan genç adama takıldı bir an gözleri... Heyecanlı görünüyordu.. Huzursuz bir heyecandı sanki.. Sıkıntı verenlerden.. Geri döndü kendi gezintisine...

Yaşına göre oldukça dinçti bedeni. Hala uzun sayılırdı. Çok sade ama bakımlıydı ve hala çok eğlenceliydi. Düşünürken de yaşamaya devam ettiğin herşey gerçektir dedi içinden.. Gerçek olduğunu bildiğin şeyin peşini bırakmamalı insan! Miyadı dolsa, vakti yetmese de ahirette bile olsa düşmeli peşine! Hisler hakikiyse eğer, seninle mezar taşına da gelir, toprağın altınada...
Ne diyorsun yani evleneyim mi onunla? Kiminle evlenmen gerektiğini sen bile bilmezken, ben nasıl bileyim? Hayattan ne bekliyorsan, seninle beraber onu bekliyebilecek olanla veya sana onu verebilecek olanla evlen.. Para bekliyorsan zengin olanla, mutluluk istiyorsan seni mutlu yapanla, aşk arıyorsan aşık olduğunla, eğlenmek istiyorsan eğlenceli olanla.. Ya hepsini istiyorsam? O zaman en önemlisi hangisi? Yani nasıl sıralama yapmalı? Hepsini istiyorsan.. Sana diyebilirim ki; hepsi diye birşey yok.. Ne istediğini bilmiyorsan eğer, aramayı bırak! Düşünmeye başla! Düşünki, ruhun dinginleşsin önce.. Hazır değilsen senin hazır olmanı bekliyecek olanı bekle sende. Sen nasıl karar verdin evlenirken peki?

Tekrar yüzü aydınlandı.. Yanakları al al oldu.. Ağzında yine o muzur, hınzır gülümseme belirdi..

Onunla evlenmeye karar vermedim aslında.. Hep istedim onunla evlenmeyi ben.. İçimdeydi yani onunla evlenmek, aklımda değil! Çocukken bile.. Çocuk aklı işte.. Saf saf ilişkilerin evlenmekten ibaret olduğunu sanarsın ya çocukken.. "Evlenecez onunla, soyadımız aynı olacak" derdim.. Utanarak söylüyorum ama kendi soyadımın hiçbir önemi kalmazdı onunkini aldığımı aklımda kurduğumda.. Onun yatağını istedim ben.. Bebeklerini.. Onun hayatının benimkine yakın olmasını istedim.. Bazı akşamlarda olsa beraber yemek yiyelim, beraber uyuyalım istedim.. Onu istedim ben.. Mantıksızca, hesapsızca, menfaat olmadan.. İnsan bu kadar teslim gerektiren bir adama aşık olunca zaten, düşünmüyor hiçbir şeyi.. Seçenekler kalmıyor.. Salakça atlıyorsun.. Para, pul, eğlence, sevgi matematiği kalmıyor.. Hepsi olsa da, hiçbiri olmasa da ben zaten mutlu olurum onunla diyorsun.. Benim aşık olduğum adam, baba oldu. Dede oldu. Öldü toprak oldu.. Ben hala aşığım.. Ölünce yine kavuşacağim ona.. Bırakmam başka kadınlara.. Çapkındır o.. Hep çapkındı.. Sever kadınları.. Kadınsız duramaz bilirim... Mutlu olsun da nasıl istiyorsa öyle dursun..

Sadece o olunca aklımda, dün de bugün kadar önemli.. Sadece o olunca aklımda, anın tadı eşsiz.. Sanki o andan başka zaman dilimi yok onunla..

Tek bir adam var aklımda bakınca bebeklerimizi yüzünde gördüğüm.. Kızımın gözlerinden bile daha parlak gözleri olan tek bir tane adam.. İşte onu bulunca, sıra sana akınca..

....Yaramaz gülümsemesi bütün yüzünü kapladı.. Sımsıcak, ateş gibi..

the y.a.s.e.

21 Ocak 2010 Perşembe

sanılsamalar

Birşeyi elde etmekten daha güzeli senin olacağı günü beklemek sanırım.. İstediğin kurguyla, istediğin rollerle, istediğin repliklerle.. Birşeyin, birinin senin olma ihtimali ne kadar da heyecanlı! Sadece kendin için çektiğin bir film gibi.. Yapım, yayın, başrol, yanyol, izleyici, gişe hasılatı, yorum, eleştiri hepsi sana ait..

Birisiyle, birşeyle tamamen olayı sözlere dökerek ilişkini kesmenin en güzel hatta belki de tek güzel yanı bu işte. Tekrar ihtimallere dönmen... Hayal dünyanı tekrardan kurman.. İstediğin kadar genişletmen.. İstediğin hikayeyi yazıp, istediğin kadar sansürsüz olabilmen.. Birşeyden vazgeçmenin en iştah açıcı yanı da bu.. Nedense bir şeyi elde etmişken hayal yeteneği duruluyor insanın.. Ama ne zamanki kalbin aitlik duygusundan sıyrılıp özgür kalıyor, işte o zaman fantazilerin efendisi sensin.. Her türlü fantazi.. En masumunu açıklayacak olursam eğer; alıp başını istediğin yere gitmek mesala.. Hangimiz hayatımızda biri varken herşeyi yüzüstü bırakıp gitmenin, sonsuz derecede özgür olabilmenin kurgusunu görebiliyoruz aklımızda? Yani sadece hayalin sonuna kadar bile olsa, kalbinizde birisi varken çekip gittiğiniz ve mutlu olduğunuzu gördüğünüz bir fotoğraf kurabiliyor musunuz kafanızda? Kuran sanılsama perestler vardır tabii.. Ama tebessümle değil.. Suçluluk ve sıkıntıyla.. Daha sonu gelmeden "pause" ederek.. O, daha da sıkıcı! Gerçek hayattan bile gerçek! İşte ondan bahsetmiyorum..

Gerçekten istediğin birşeyin sana akmasından başka hiçbir seçeneği yoktur aslında.. Ama emin olmak lazım.. Birgün isteyip, ertesi gün vazgeçtiklerimizden söz etmiyorum.. İnsanın bir istedikleri var, bir de istediğini sandıkları.. Real hayatın içine karışan sanılsamalar, hayal dünyasının sonunu getirir.. Benim dünyamda onların ait olduğu yer kurgu dünyasıdır.. Real hayatımın baş düşmanı fakat hayel dünyamın baş kahramanıdır sanılsamalar.. Çünkü farkettimki; gerçek hayatın içinde "sandığım" herşeyden koşarak uzaklaşıyorum ben er ya da geç.. Sanılsamalar, fani bedenimde huzursuz ediyor beni.. Soluksuz bırakıyor.. Fantazi dünyamın oksijeni onlar sanırsam.. Sadece sürreal hayatıma can veriyorlar.. Orda istediğimi sanabilirim çünkü.. Sonra istemezsem başka birşey sanarım. Yinede istemezsem.. O zaman eski sanılsamalarımı sanarım..

Ne demişler; "Tekere yapışan sakız bile arada bir de olsa gün ışığına kavuşur." Kavuştuğunu görebildin mi aklının içinde? Sadece sanman lazım.. Doğru dünyada.. Doğru sakızı, doğru tekere yapışmışken.. Teker, doğru sayıda dönerken.. Neye göre doğru? Doğru olduğunu sandığına göre..

Ben görebiliyorum..

the y.a.s.e. 

15 Ocak 2010 Cuma

Foreign Relationships

Do you ever think having a relationship in an other language feels better? Or i should have said  feels different? Can reality change at least a little when you start speaking and thinking with foreign words? Maybe you can feel much more when you stop thinking deeply or i should say when you can not think deeper... Yes i think thats the case! its same old same old in reality but just relaizing levels are varied...
If we wanna make the fastest definition of emotional world, its all about expressing what you can catch.

Not only human beings' communications but also sex would not be regular. In fact it seems fun and should be felt a lot more different... Even if it is the completely same made activity, it looks like irrevelant to normal... That is what makes it "a fantasy." To believe anything with knowing that it is no different, but still fictioning in a strange way and imagining that it is different...

Does being a fantasizer make you desperate or quixotic or sexoholic? Which one is seductive? Lets handle what makes sex different when the words are not the ones you are used to.. It might be unusual or unexpected... Cuz you dont know what you will get... You may sense what comes next, but for a long time you can never sense what you will hear.... Even if you hear the same things with the same meanings,  you feel different... Why? Because they sound different. They bring some other meanings to your mind.... Weird ha?

İmagination is normally related how deep you can think. The more you think deeper the more you reach other levels of your brain. This is default when its in your own language... But when it is not your first language, because the fact that you can not get the inner layers of understanding, you start fantasizing... That is what makes having a relationship in an other laguage sexy! You quit struggling and start to knuckle down... Because you are the weaker link no matter what!

I cant help but wonder "when it comes to relationships, is there any possible way of hitting the real unreality? Or this is just a fantasy?"

the y.a.s.e.

14 Ocak 2010 Perşembe

Aliz

"Ne kadar çok istiyorum onu" diye düşündü kadına bakarken... Alev alev bal rengi gözleriyle her baktığında yakıyordu adamı. Kokusu... Kokusu uyuşturucu gibiydi sanki... O kokuyu aldığı anda, kadına doğru akıyordu adama ait olan herşey... Daha fazla bekleyemedi... Bir adım yaklaştı ona doğru, belinden çekti... Sarıldı ateş gibi bedenine. Önce boynunda gezdirdi dudaklarını... Sonra yüzünde... Saçlarını kokladı.. Parmaklarını gezdirdi ıslak dudaklarında... Biraz daha yaklaştı.. İyice kendine doğru çekti kadını... Öpmek ne kadar ateşli, ne kadar gerçek olabilirse öyle öptü... İlk defa öpüşüyorlarmış gibi... Kalp atışları sesliydi sanki... Soydular birbirlerini tutkuyla...

"Nasıl birşey bu anlamıyorum" dedi kadın... "Aklımı başımdan alıyorsun, nefesim kesiliyor sana her dokunduğumda..."
"Çok istiyorum seni" dedi adam. "Deliler gibi istiyorum... Öleceğim seni istemekten... Benim olman için herşeyi yaparım... Niye onunlasın Aliz?" diye sordu...
"Bilmiyorum" dedi kadın....
"Nolur birkez olsun, bilmiyorum deme" diye yalvarır gibi konuştu adam...

......İkisi de o kadar sarhoştu ki... Zorlukla konuşabiliyorlardı sanki...

"Belki kolay olanı seçiyorumdur" dedi kadın...
"Kolay mı? Bu durum mu kolay? Kim için kolay?" diyecek oldu adam ama... sadece; "Ben de kolayımdır, belki" diyebildi...
"Şu an cevap veremem buna" dedi kadın... "Seninle sevişirken bile nefes alamıyorum... Beraber olursak eğer büyü bozulur, bu korku beni sana teslim eder, güçsüz bırakır... Darmadağın olurum..." diye düşündü...
"Bizi" dedi... "Bizi bir arada tutan şey aramızdaki mesafe... Kavuştuğumuz anda herşey yıkılır, anlamıyor musun?" dedi...
"Yıkılmaz" dedi adam... "Seni seviyorum ben... Seninle ilgili herşeyi seviyorum... Olduğun gibi.. Başka bir adamla olduğunu bilmem de, bana tonlarca yalan söylediğini bilmem de bir damla azaltmıyor sevgimi... Hergün senden nefret edeyim diye yalvarıyorum Tanrıya... Çabaladıkça beni sana daha da çok itiyor sanki.... Bana onu terkedecek kadar seni sevmiyorum de! İstemiyorum seni, de! Ama bunlarla beni iyice tüketme", diye içinden konuştu adam...
Tekrar seviştiler.... Daha ateşli, daha gerçek....

...........

"Aliz uyan! Aliz aşkım uyan...Sırılsıklam olmuşsun...."
Sırılsıklam uyandı Aliz...
"Kabus görüyordun.... Uyandırmaya çalışırken de ağlamaya başladın.... Ne gördün bebeğim?"
...... Doğrulmaya çalıştı yatağın içinde. Doğrulamadı. Yatağa yapışmış gibiydi. "O benim değil" diye geçti aklından... "Niye benim değil? Neden benimle değil?"... Vazgeçti doğrulmaya çalışmaktan, iyice gömüldü yorganın altına.
"Hatırlamıyorum" diyebildi sadece....
"... Bu hafta ikinci kez kabus görüyorsun... Neyin var sevgilim? Bana söylemediğin birşey mi var?
"Hayır.. Hayır... Yorgunum çok, ondan galiba... Birşey yok tatlım.... Hadi yatalım"
"Tamam" dedi adam, Aliz'i koynuna doğru çekerken.. "Hadi uyu bebeğim, ben burdayım merak etme...."
"İyi geceler" dedi Aliz... Kaldığı yerden devam etmek istedi düşüne, ama uyanmıştı bir kere....


the  y.a.s.e.

13 Ocak 2010 Çarşamba

aşk geni

Aşk geni... Acaba genetik olabilir mi bu aşk-meşk durumları? Herşey genetik ya hani o bakımdan...

Liseden arkadaştılar. Kız lisesinden. Hakikaten iyi arkadaşlar halen... Birçok anıları var beraber... Adam, kız lisesinin yoklamadan sorumlu olmayan erkek üyelerindenmiş:)) Pek sık uğrarmış ziyaret amaçlı. Kız, çok beğenirmiş adamı. Ama adam pek bakmazmış ona. Hani kız kardeşinin arkadaşı ya, delikanlılığa sığmaz diye... Çünkü çok otantik, çok güzel bir kadındı... Farkedilmemesi zor olanlardan... Çocuk aklınla bile anlardın güzelliğinin değişik olduğunu...  Kadın, üniversiteyi bitirir bitirmez evlendiler... Daha fazla karşı koyamadı yani adam... Bir yıl sonra kadın 25, adam 28 yaşındayken ilk bebekleri oldu. Sonra da ikincisi geldi... Biri 4, diğeri 2 yaşında iki tane fırlama bebesi varken sadece 28 yaşındaydı genç kadın... Hala duru, hala sade... Daha da güzel, daha da alımlı, gözleri hala kocaman ve ışıl ışılken... Çalışmaya ara vermişti bir süreliğine, evdeki bebeleri büyütmek için...

Yağmur, kıyamet bir kış günüydü... Bir haftasonu sürpriz yapıp eve gitti minik kız... İkisi de aşıktı o sıra..  İki kadın, yağmuru seyrederek şarap keyfi yaptılar tüm öğleden sonra. İkisi de sigarayı bırakmamıştı henüz... Sigaralarını tellendirirken, şarap kaçtı biraz... Aşktan, erkeklerden konuşmaya başladılar hemen iki çakır keyif östrojen...
"Onu" çok özlediğini söyledi genç olan. Daha geleli bir gün olmasına ve evi çok özlemiş olmasına rağmen, bir yanının buruk olduğundan bahsetti... Neyse işte,  konuşurlarken söylemişti diğer kadın; "O işe gittiğinde, akşam eve dönünceye kadar bile özlerdim onu" diye.. "Hala eve gelmesini bekliyorum ama canım acımadan" diye gülümseyerek ekledi... "Aşk şarap gibidir" dedi."Bazı şaraplar ucuzdur, bazıları pahalı. Ağzında nasıl bir tat bırakmasını istiyorsan ona göre seçersin. Pahalı bile olsa, her zaman iyi olanını seç. Eğer kaliteli olanını alır, hakettiği karanlıkta saklar ve zamanı geldiğinde açarsan, tadı senin beklediğinden bile daha güzel çıkar. Bu kurallara gereken özeni göstermezsen de; şarapların en pahalısı bile olsa aldığın, tadı yüzünü ekşitir. Bu benden sana, senden daha yaşlı ve daha uzun zamandır aşık bir kadının tavsiyesi olsun" dedi, yine gülerek. 

Şarap seçmeyi de, saklamayı da öğrenmek zordu...  Bu iki kadının sohbeti, o günden beri ilk kez geçenlerde düştü, daha genç olanın aklına. Şaraplarla aşklar arasındaki bezerlikleri yeni görmeye başladı... Herhalde bazen şaraplar erken açılıyor.. Belki de yanlış şaraplar alınıyordur.. Ya da acaba gerçekte ucuz olan şarapları pahalıya alıp kazıklanıyorlar mı? Sıkça kazıklanır tecrübesizler, zamanlıca hayır demeyi ve doğru soruları sormayı bilmediklerinden...

Şimdi başa alırsak; "Acaba aşık olmak hakikaten genetik olabilir mi?" Genetik olduğunu varsayarsak; anne ve babadan mantıksız oranlarla yanlış sentezlenmiş bir aşk genine sahip olunması da muhtemel... Dolayısıyla da; dert açar bu gen insanın başına devamlı... Anne ve babasının aşk genlerinden doğru karışımı tutturamayanlar napacak o zaman? Apaçık ortada!  Sürekli şarap mı tadacaklar? Sürekli şarap mı ariyacaklar? Kazıklanmamaya mı çalışacaklar?  Yoksa kazıklamaya mı başlıyacaklar? Belki genetiklerini bozacaklar...
Bu genetik olayı aşkı bozar! Olmaz olsun.. Tehlikeli üretimler, ideal mamülleri yakar! 

yazaRın notu: O, hala aşık ve çok güzel...
yazaRın 2. notu: İkisi de sigarayı bıraktılar.

the y.a.s.e.

12 Ocak 2010 Salı

elimin hamuruyla tamir

Cumartesi günleri işe gitmek geçekten kabul etmesi zor bir gerçek. Çalışmaya başlayınca bile o günün cumartesi olduğu aklımdan hiç çıkmıyor. Bir yandan devamlı çıkınca ne yapsam diye düşünüyorum.

Geçen cumartesi son iki randevum "haber vererek" randevularına gelmeyince, bende erken çıkarak soluğu caddede aldım. Önce kuzenim ve şirinlik abidesi oğlu ve iki arkadaşımızla beraber geç ama uzun bir öğle yemeği yedik. Saatler ilerleyip çocuklular eve dönmeye karar verince, bizde sahile doğru yollandık. Bahardan kalma bir sahil akşamında bir buçuk saat ter attıktan sonra herkes evine döndü. Sıcacık bir duşun hayali ve acaba gece dışarı çıksam mı soruları kafamda dönerken, eve vardım. Balkondan havlu almak için yatak odama girdim ki; parke ayağımın altından "vıjjjt" diye kayıverdi. İki seksen yerdeyim... Kalorifer peteğinin şerefsiz pirşörü (bu parçanın görevi peteğin havasını boşaltmak) petekteki hava, su, civa her ne halt varsa hepsini parkenin üstüne bırakmış. Sinirden aklım durdu, şahane giden cumartesim bir anda kabusa döndü. "Ulan eşşoğlusu, ulan eşşooğlusu.. Yine mi? Yine miii?" diye söylenerek kalktım yerden , sırılsıklam bir halde...

Saatlerce parkeleri kurutmak için uğraştım. Kuruduktan sonra ise aşşağılık pirşörü tamir etmek için. Bu pirşörlerin hem içinde, hem ağzında contası var. Bunu geçen yıl, geldiklerinde annemlerin kaldığı misafir yatak odasını su basınca öğrenmiştim... Salak tesisatçı, ağzındaki contayı takmadan monte etmiş pirşörü. Habire su basıyor odayı. 50 defa çağırmıştım o zaman.. Anlamamıştı ne olduğunu uyuz adam! Tutturmuştu; "Apla senin petek bozuk, peteği söküp değiştirmek gerek" diye. Biri değişince harmoni bozulduğu için diğerlerini de değiştirmek gerekiyormuş hatta. "Deli misin sen usta? Bütün evin peteklerinin değişmesi ne kadar zor birşey? Şaşırdın sen heralde?" dediysem de; "Valllahii Apla, o zaman kapat bu peteği öyle otur, bunlar çatı katına uygun değildir" diye salakça bir fikir üretebildi sadece. "Yahu madem bu petekler uygun değildir, niye diğerleri çalışıyordur? Ne biçim bir açıklama bu..?" "Bana kısma Apla, benim ne suçum var?" diye de demogoji yaptıydı kımıl zararlısı. Bu usta milleti, kansorejen yemin ederim...  En sonunda madem son çözüm bu peteğin değişmesi, o zaman başka bir pirşörü sökeyimde, ne menem birşeymiş bu zıkkımın kökü bir bakayım dedim. Bu vesileyle de mekanizmasını çözdümdü allahsızın! Ve tabii sel problemini ve petek değiştirme kabusunu da! Ustanın da maaşına zam, işine son! Fakat şimdi bu pirşörün derdi ne? Neden su akıtıyor? Onu ben de anlamadım.. "Benim kadın, buraların tozunu neyim alırken bilmeden vanaları mı gevşetiyor nedir?" diye düşünüyorum. Bakıyorum, gevşememiş. "Yahu niye akıtıyorsun o zaman mübarek?" İki saat sonra herşeyi söküp kurulayıp, yerine sıkı sıkı takıp ancak duşa girebiliyorum... Dışarı çıkma hayalimi, "hayallerim" listesine kaydederek!

Ertesi sabah, malum pazar... Tek planım televizyona bağlı tüm kablo kalabalığını elimden geldiğince tenhalaştırmak. Tamir çantasını balkondan alıp, oturuyorum kabloların başına. Bir tane iki tane değil ki... Homtiyatırı, digisi, dvdsi, hoperlörleri, telefonu, sekreteri, modemi, interneti... Say say bitmez! Önce internetten aldığım tüm girişleri toprak priz olan 10lu'yu çıkartıyorum kutusundan. Tv ile yanı renk seçtim. Gri. Sonra başlıyorum yerdeki 3lü, 2li, tekli ne varsa ayırmaya. Hepsini tek tek çıkartıp, silip, kaldırıyorum... Sonra başlıyorum tek tek bütün kabloları silip, kısaltmaya. Siliyorum, kısaltıyorum. Siliyorum, kısaltıyorum.. Yaklaşık 1saat sürüyor. En son dışardan gelen kabloları, duvara sabitledikten sonra başlıyorum tek tek kabloları monte etmeye... Yarım saatte bu sürüyor. Oooh herşey tastamam çalışıyor, kablolar tertemiz, kablo karışıklığı önemli ölçüde azaldı. Yerde iki büklüm belim sökülmüş, ayaklarım uyuşmuş, dizlerim iz içinde... Bir de o gazla toz almaya girişiyorum. Tamir takımını topla, hadi şimdi duşa...  Tam tamir çantasını koymak için odaya giriyorum... Çorabım ıslanıyor. Yerde bir gölet. Aman Allahım! Hayır.. Hayır.. Olaaa-maaazzz!! Tansiyonum 15e falan fırladı sanırsam o ara.
"Ulan şerefsiz pirşör, cumartesi yetmedi pazarımında içine edecen illa di mi?" Toz içinde çıkıp 40 saat pirşör contası ve vanası aradım. Buldum. Trafikten eve dönmeye çalıştım. Döndüm. Tamir tadilat yaptım. "Duş alim bari" derken fikir değiştirip; "gidip kayim önce" dedim. Sahilde rüzgar ne kadar hızlı, acaba kayılır mı diye internete girdim ki, internet çalışmıyor:(( Modem ayarları bozulmuş. Resetle, bir daha kur. "Şifre giriniz" diyor. Şifremi unuttum, katiyen hatırlamıyorum. Tekrar destek hattına bağlan, şifreni öğren. Tekrar resetle, tekrar kur... Çalıştı! Hızla giyinip attım kendimi sahile, netten hava durumuna bakmayı unutarak! Tam kaymaya başladım yağmur, lodos, her türlü kaymayı imkansızlaştıran doğal afet! Hepsi birden, aynı anda başladı! "Bari market alışverişi yapayım" dedim. İnönü caddesinden Bağdat Caddesine, pazar günü trafiğin en civcivli saatinde market alışverişine gitmek? Çok teselli edici değil mi? Market işkencesi sonrası gerisin geriye o trafikte tekrar eve döndüm. Otoparka girince; "ohhh be geldim en sonunda" dedim ki... Kendimi bagajda beni bekleyen 10 tane poşetle baş başa buldum... Yağmurun altında her biri öküz ölüsü ağırlığındaki poşetleri tek başıma taşıdım. İçimden konuşarak tabii; "Eğer olurda birgün evlenirsem, kesinlikle market alışverişi ve poşet taşımaya ben karışmam. Bekarlığım boyunca bu işte çalıştım ben. Emekliliğim evlendiğim gündür! Emeklilik ikramiyem de "müstakbel kocam!"
Eve gittim, aldıklarımı yerleştirdim. Tek başıma tabii... Ama sanırsam evliler grubuna dahil olan üyelerde tek başına yapıyor bu işlemi hem de daha fazla insan için... Iyyh, içim kalktı bak şimdi! Bu daha da gıcık bir durum! Bir bira açtım, sonra bir tane daha... Üzgün üzgün, sızıp kalmışım koltukta.

Sabah sürünerek uyandım. Kendi kendime; "Ulan hep mi ben yapacağım bu erkek eli isteyen işleri? Şu zarif ellerin haline bak! Katur kutur olmuş, alet edavatla iş görmekten!" diye bıdı bıdı söylensem de... Günün ilerleyen saatlerinde biraz sakinleyince, monoloktaki repliğimi değiştirmeye karar verdim; "Tamir yapabiliyorsun, Yase... Bırak üzülmeyi! Tamirciye vereceğin parayla git kendine birşeyler al! Alışveriş herşeye iyi gelir! Ellerin iş gördüğü içinde şükret!" şeklinde...

Yazarın notu: Sn. Okuyucu,
Gururla söyleyebilirim ki, emonsiyonel olarak "daraltı" yaratan bu olay karşısında bile tedavi etmeye çalıştığım "alışveriş müptelalığı" hastalığımın, beni en güçsüz olduğum anda kıskıvrak yakalayıp ele geçirmesine izin vermedim!
Tamirci parasıyla kendime güzel bir saç bakımı ve manikür ısmarladım..:) No shoes, still!

the  y.a.s.e.

11 Ocak 2010 Pazartesi

yalnız kadınlar

20li yaşların sonunda veya 30lu yaşların yakınlarında dolaşıyorsanız, kocaman bir şehirde bütün hayatınız çalışarak geçiyorsa ve kadınsanız... "Hala mı bekarsın? Senin gibi bir kızı nasıl rahat bırakıyorlar?" grubuna hoşgeldiniz....

Geçenlerde çok uzun zamandır görmediğim bir arkadaşıma rastladım. İki tane dünya güzeli çocuğu ve tanımayıp, selam vermeden geçmek üzere olduğum bedeniyle beraber..  Ben manikürden dönüyordum, onlar parktan.. Nasılsın? İyi misin? ve buna benzer klasik sorulardan sonra... Booom...!! Bomba soru: Ellerime bakarak; "Eeee hala birşey yok mu?" Aklımdan saniyesinde milyonlarca cevap geçti ama o kadar üşendim ki bu diyaloğu ve kimi zaman monoloğu tekrarlamaya.. "Yok" dedim sadece... Acıyan gözlerle, ve gerçekten üzüldüğünü gösteren vücut diliyle "Yaaa" dedi, uzatmadan. "Ben iyiyim, merak etme" diyecek oldum sonra ona da üşendim.

Anlamıyorum... Aşırı kilo almış hali, lekeli kıyafetleri, boyası çoktan gelmişte geçmiş saçları ve manikürsüz elleriyle bu kadın, zarif bedenime geçirdiğim oldukça şık ve tarz  kıyafetlerim, boyasız parlak saçlarım ve henüz ojesi bile kurumamış tırnaklarım olan "bana" acıyordu... Evet ben kendimi aynen tarif ettiğim gibi görüyorum. Peki acaba insanlar nasıl görüyor ki sürekli benim için üzülüyorlar? Hayır durum öyle bir hal aldı ki, artık bazen ben de kendime acıyorum... Mutsuz olduğumdan değil, sebebini bile bilemiyorum aslında..

İçindeki suyu iki gün üste üste boşaltarak, parkeleri suya gömen, yatak odamdaki peteğin alçak pirşörünü dün kendi başıma değiştirdim. Tamir ettim. Ben ettim, tek başıma. Artık su damlatmıyor bile, bırakın boşaltmayı. Ama sonra noldu? Oturdum iki saat kendim için üzüldüm. Bunu neden benim için bir erkek yapmadı diye? Yani hayatımdaki erkek tabii... Cevabı çok basit; çünkü hayatımda birisi yok. Bu durum neden olur?  Ben istemiyorum diye değil mi? Cevapta basit; evet. Bu durumu değiştirmek benim elimdeyse ben niye salak gibi buna üzülüyorum? Çünkü herkes, beni bunun üzülesi bir durum olduğuna ikna ediyor.. Kızın bana acınası gözlerle bakması gibi... "Yeter artık bekar gezdiğin!" demeleri gibi.. Evlenmediğim ya da birisini bulamadığım için (bu lafa da hastayım nasıl bulunuyorsa!), birgün istediğim halde, çocuğumun olmayacağı kabusunu sürekli görmeme sebep olmaları gibi...
Kimse çok iyi bir eğitimim ve işim olduğunu, kendi ayaklarımın üstünde durduğumu, gerçekten hiçbir menfeatim için erkekleri kullanmadığımı, yanlış bir evlilik yapmamış olmamı (ki; bu kadar baskıcı ve yasakçı bir toplumda yaşayıpta, yapmamak bir kadın için aşırı zor!) ve hala 28 yaşında olduğumu görmüyor da... Hala parmağımda bir yüzük olmamasını veya evliliğe doğru ilerleyen bir ilişkim olmamasını görüyor... Bu işin en pis tarafı; bana ait olmayan bu sisli-puslu düşünceler, bazen benim bile ne aradığımı unutmama yol açıyor.. Tıpkı çoğu erkeğin bile tamir edemiyeceği vanayı tamir ettikten sonra üzüntüden içip, sızmam gibi.. Bu sabah "Aferin! Demek conta değiştirebiliyorsun, çoğu erkek bile bunu yapamaz!" deyip yaptığım şey için beni taktir ederek, kendime getiren arkadaşıma da burdan hepinizin huzurunda teşekkür ediyorum...

Tüm evli ve çocuklu arkadaşlarıma ve bana evli olmadığım için üzülen insanlara sesleniyorum:
Umarım seveceğim  ve beni sevecek bir erkek vardır bu dünya üzerinde.. Ama eğer yoksa da yapacak birşey yok, hep beraber benim bekar ve çocuksuz halime katlanıcağız:))

Yazarın notu: Hala zarif bedeniyle, kucağında bebeği  ve yanında sevdiği adamla gördüğüm kadınlar: Ait olduğum bu gruptan çıkıp, sizin grubunuza girmeyi istiyorum birgün!
Yazarın ikinci notu: Hayal ürünü değildir!

the y.a.s.e.

9 Ocak 2010 Cumartesi

ordan burdan

Toplu taşıma araçları kabusun diğer adıdır benim için. Çeşidi hiç önemli değil. Topu aynı etkiyi yapıyor bende. Hani halk dilinde gırtlak iyice hışırtılı kıvama getirilerek söylenir ya; "kıçıkh kapıyom" diye, o kadar işte...:D
Halkımla kocaman vatan topraklarında bile dirlik içinde yaşayamazken, aynı  metrekarelerin içinde belirli bir süre hapsolmak... Düşününce bile fenalık basıyor... Ama bazen binmek lazım geliyor işte. Ayrıca o kadar çok malzeme çıkıyor ki, arada bir sabır taşını yutup, katlanmalı...

^^^Kadının teki, ellerinde poşetler, son anda, dar atıyor kendini motora... İstikamet Üsküdar-Beşiktaş... Cumartesi akşamüstü...Kapıya en yakın yerde genç bir adam, yanında ben, benim yanımda yaşlı bir amca oturuyoruz... Çocukcağız, girenler kendine çarpmasın diye bana doğru özür dileyerek biraz yanaşmıştı...Dolayısıyla koltuğun ucunda bir karışlık bir boşluk kaldı... "Yarım dünya" diye tabir edebileceğimiz şişman teyze, poşetlerini üzerimize döke saça , yarım dünyasının bir yarısı çocukcağızın üstünde, çocuğun çeyreği benim üstümde, ben yaşlı amcayla bütünleşmiş bir halde bulduk kendimizi...
yase: "Yuh, yok artık" diyerek sessizliği bozar...
kadın: Noldu rahatınız mı bozuldu?
yase: Bu ne pişkinlik teyze? (bu arada kadın ancak 35 yaşında, ama şişman ya, ağır diye öyle çıktı ağzımdan spontan olarak) Biz size yer mi verdik? Kalkarmısınız lütfen?
kadın: İnsan bir yer verir...
yase: Alla allah.. Kendinizi resmen üstümüze attınız, böyle yer mi istenir?
yaşlı adam: Hasbinallah!!! Hanım kalksana yahu çocukların kucağından...
kadın: Amca sen oturmuşun tabii, rahatın yerinde...
yaşlı adam: Terbiyeli konuş hanım... Al şu elmanı da...(elma dedeye fırlamış bu arada:)
çocuk: Üstümden kalkarmısın lütfen?
kadın: Alla allah... Ben oturdum artık buraya. Rahat değilsen sen kalkarsın...
yase: Yahu biz niye size yer veriyoruz ben onu anlamadım? Bizim kadar gençsiniz, hamile bilmemne değilsiniz... Töbe töbe..
çocuk: Kibarca bir kez daha söylüyorum, kalkın bacağımdan...
yaşlı adam: Kızım görmedin mi motorun dolu olduğunu yavhuu? Madem oturmak istiyordun, 5 dakika sonra kalkan motora bineydin... Ne diye atladın buna? Yaresülallah, sen beni günaha sokma!
çocuk: Kalkmıyacağım yemin ederim... Madem sen bu kadar aymazsın, evli barklı kadın benim gibi genç bir adamın kucağına oturmaktan rahatsız olmuyorsun.. Buyur otur o zaman.
kadın: (Hızla ayağa kalkarak;) Hösstt!! Ne biçim konuşuyorsun sen?
yase: Esas biçimsiz davranan sizsiniz.. Bu ne geniş mezheplilik be! Susim diyorum ama çatlatıyorsunuz insanı...(bu arada nerdeyse vardık)
kadın: Amaaaann, amma da konuştunuz be! Tamam kalktık, alın tepe tepe oturun....
yaşlı adam: Hay yarabbim, sen beni şeytana uydurma...
yase: (içinden;) Lan bu adam, töbe etmiş bir katil neyim midir, nedir?? sürekli allahla konuşuyor... Bir kaza çıkmadan ineydik şu motordan...
çocuk: (yaşlı adama dönerek;) Dayı sakin ol, allah ıslah etsin ablayı...
*Bu arada motor yanaşır...
kadın: Allah sizi ıslah etsin be, manyahhlar! (Bindiği hızla kendini dışarı atar. Aslında iskeledeki görevli adamlardan birinin kucağına attı desek, daha doğru!!)
görevli adam: Çüşşş be hanımefendi, kucağıma atlasaydınız!
yase: (içinden;) çüşş be hanımefendi, bu yazılsın muhakkak...:))))
çocuk: Abicim bu ablanın bir atlama durumu var, bize de atladı... Sinirlenme, boşver...
(bana dönerek;) iyi günler...
yase: Hoşçakalın..:))

^^^^İstanbul-Eskişehir trenindeyiz... Cumartesi öğleden sonra... Hava mis, güneş camdan nasıl içeri giriyor ıp ılık..Tıkır tıkır giden trende, cam kenarı koltuğumda yayım yayım yayılmış gazete okuyorum, sıkılınca kitabıma geçiyorum... Uyku gözümün kökünde, okudukça ve güneş üstüme vurdukça nasıl mayışıyorum, nasıl keyfim yerinde anlatamam... Sağımdaki ikili koltukta genç bir kadın, 5 yaşlarında hiç susmayıp beni deli eden bir kız çocuğu ve minik kızın dedesi olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca bir amca var... Baktım annesi de sürekli ikaz edip zapt etmeye çalışıyor veledi, birşey diyemedim... Kulağımda aypot, okurken içim geçmiş... Uykumdan  bir anda sıçrayarak uyandım... Tepemde bu yer cücesi, gelmiş kulaklıklarımı kulağımdan çekiyor, saçımla beraber...
yase: (en delirdiğim şeylerin başında gelir, uyandırılmak... zaten uykusuz bir insanım, dolayısıyla çocuk mocuk gözüm görmez)
"Ne yapıyorsun evladım? Ahh.. Dur çekme çocuğum... "
*Bu arada annesi kaplan gibi atılarak kızı çekmeye davrandı... Kadın kızı çekiyor, kız da benim saçımı... Kız nasıl bağrınıp, tepiniyor sanki ben onun saçını çekiyorum...
yase: Yahu durun hanımefendi, çekmeyin kızı... Yav, bir dakika... Aaahh!!
kız: Ben dinleyeceğim ya, bana versin volkmeni...
yase: (içinden;) Ulan rezil oldum bütün trene... Şimdi tokatı basacam bitane bu yer bitine, bir tanede anasına... (bu sefer dışından;) "Tamam evladım bırak saçımı vereceğim.."
kadın: Ay çok özür dilerim hanımefendi... Kızım bıraksana ablayı... Aslııı!!!
kız: Bana versin, yaaa...(hala çekiyor saçımı, bu da dayanamadığım ikinci şeydir bu arada)
*En sonunda baktım ki bu zilliyi anası durduramıyor, ben de bunun saçına yapışmışım... Nasıl çekmişsem çocuğun saçını can havliyle artık, viyaklıyarak bıraktı benimkini..
yase: (saçını başını düzelterek, nefes nefese bir halde;) Ne biçim çocuk bu be!
Şu saçimin başımın haline bak... Hay yarabbim niye hep benim başıma geliyor bunlar?
kadın: Aslı ben sana ne diyim Aslı? Ömrümü tükettin.. Özür dile abladan hemen..
yase: Aman yok yok, istemez! İlişmesin bana yeter...
kadın: Tekrar özür dilerim.. Çok mahçubum, nolur kusura bakmayın...
amca: (bana dönerek;) Sende parmak kadar çocukla bir oluyorsun koskaca kız..
kız: (ağlamak ile böğürmek arası bir sesle;) Dedeee söle versin ya, bana versin!!
kadın: Bana bak Aslı, vallahi trendeyiz mirendeyiz demem, parçalarım seni şuracıkta... Zırlama, kes sesini artık!!
amca: Bak bu da çocuğa yükleniyo!!
yase: (içinden;) Ne çocuğu be, ayaklı zelzele mübarek! Bu dede de bunamış sanırsam.. Nah veririm aypodumu sana cadı!!
kadın: Baba sen de iyice azdırma şunu.. Senden yüz buluyor zaten!
*Aypodumu çantaya koyup, kitabıma geri döndüm.. Bu deli bebe de uyudu ağlamaktan kısa bir süre sonra.. Herkes rahata erdi.. Benim de içim geçmiş yine kitap okurken... Tren bir istasyonda durmuş, içeri simitçinin teki girmiş..Tam uykumun en tatlı yerindeyim, kulağımın dibinde çığıran simitçiyle zıpladım yine...
simitçi: (yanık yanık türkü söyler gibi bir sesle;)simiiiiiiid vaarrrrr.... Simidooo!!!
yase: Ne bağrıyosun kardeşim, ödüm patladı!!  Alacak olan alır zaten..Alla alla...
simitçi: Napim abla, bütün dren uyuyo...
yase: Haaa bilerek uyandırdın yani.... Hay allahım sen aklımı koru! Tren değil, tımarhane!
kız: (yine zırlayarak;) Yaa anne ya, simit istiyorum ben..
yase: (içinden;) Hıh, bu canavar da uyanmış!
amca: Tamam dedem ağlama alırım ben sana.. (simitçiye dönerek;) Ver oğlum ordan dört tane. Offf amma koktu mübarek!
simitçi: Al dede.
amca: Bir tanesini hanım kızıma ver, üzdü bizim torun kızcağızı...
yase: (içinden;) Kesin silik dedenin kafa, demin ne diyordu, şimdi ne diyor? Neyse alim simidi de bu muhabbette uzamasın... (amcaya dönerek;) Teşekkür ederim amca.
amca: Afiyet olsun hanım kızım.
kız: (yine böğürerek;) Dede ya niye ona da alıyorsun yaaaa..
yase: (içinden;) Ayol bir lokmacık çocuk gıcık kaptı benden.. Deli midir, nedir?
amca: Kızım sus bakim, al ye simidini hadi...
*Yolculuğun kalan 2 saati bir arıza çıkmadan geçti çok şükür...Tren, Eskişehir'e varmış ve ben toparlanırken;
kadın: İyi günler hanımefendi. Anlayışınız için teşekkür ederim, tekrar kusura bakmayın..
yase: Size de...

the  y.a.s.e.

7 Ocak 2010 Perşembe

sex ajandası

Ukala kadınlar var birde... Mütevazıdırlar esasen de, konu bir erkeğe gelince iç güdüsel şekilde ukalalaşır bunlar.... Kronik bekarlık hastalığı ile kıvranırlar... Kısa süreli ilişkilerle geçer hep hayatları... İlişkiler adına aldıkları en ciddi karar ne yazık ki 'bu sefer nerdeyse evleniyordum' dan öteye gidemez... Ne yazık ki diyorum çünkü bu dişiler, hayatta herşeyi başarırlar, bir erkeği elde tutmaktan başka... Elinde tutmak diyorum yanlış anlaşılmasın; ellerinde tutamamaları kendi dik kafalılıklarından.... Erkekler dünden razıdır bunların elinde durmaya da, bu tür hem içten içe yalnızlıktan korkar, hem de yalnız kalmak için binbir takla atar... İlişki kendi kontrolleri dışında formal bir yola girdimi, krizleri tutar bunların.... Hastalıkları ağırlaşır...  Hemen kadın aklının yarattığı en kıvrak bahaneleri uydurarak arıza çıkartır ve uzarlar... Kendileriyle oldukları anlarda orgazm olurlar adeta... Ama hep birgün gelipte yalnız olmayacaklarını düşünerek devam ederler bu anlara... Ne büyük kargaşa, nasıl bir iç savaş, nasıl bir doyumsuzluktur bu? Ne diyeceğini bilemezsin sana gelipte dert anlattıklarında.... Tam olarak; ne yardan, ne serden durumundadırlar... Ya da alta tükürsen sakal, üste tükürsen bıyık vaziyeti....

Bir cins daha var ilgimi çeken; bağımlı olanlar... Onsuz yaşayamayan kadınlardır bunlar, o anki erkek arkadaşları, kocaları hayatlarında başlarına gelen en inanılmaz şeydir...:))) Fakat bir tüyo; bunu daha önce söyledikleri en az iki kişi daha vardır:))) Anlamıyorum insan nasıl bir başka insan olmadan yaşayamaz.... Nerdeyse tüm kadınlar bu saykotik duruma çok yakındırlar, fakat buna karşılık sadece sayko adamlar bu durumdadır... Yani adamlar daha yüzeysel olduklarından mı, yoksa gerçekçi olduklarından mı nedir, böyle kıro, arabesk, duygu yoğunluklarına girmezler... Bu günlerde, bu web sitelerinde ki fotoğraflara taktım... Hangi kız arkadaşımın sayfasına baksam, ya kendi kimliğini temsil eden fotoğraf hanesinde sevgilisiyle, kocasıyla çekilmiş bir foto var, ya da altın harflerle kimle beraber olduğunu yazmış cümle aleme karşı... Nerden taktırdım buna dimi, sanane diyorsunuz? Hemen açıklayayim: Birincisi bu ilişkiler, fotolar ilan edildiklerinde nasıl görünüyorsa, durum tersine döndüğünde de ampul gibi görünüyor... Ben hergün kimin kimle birlikte olduğunu, ve kimin kimden ayrıldığını, ortak arkadaşların yazdığı tesellileri görüp kendi kendime şişiyorum... Bu da benim saykotikliğim o da kabul... Dün üşenmedim, oturdum tek tek baktım... Adamlar, ya kendi fotoğraflarını bile koymamış.. (Vücudunu falan gösteren bir grup var, onlara deyinmiyorum bile, allah yardım etsin!!) Ya sevdikleri bir manzara, tablo fotosu koymuşlar veya da köpekleriyle, erkek arkadaşlarıyla içerken ve bilimum kızlarla eğlenirken olan fotoları var... Kıl oldum bu eşitsizliğe... Niye kadın milleti beraber oldukları adamı illa "TİKAT TİKAT!!! BUNUN KENDİSİ BENİMDİR!!!" raptı zaptına almaya çalışıyor? Acaba erkeklerden de bunu mu bekliyorlar? Yani ne beklediğini davranışlarıyla gösterip, "secret" inancıyla geri döneceğini düşünmek misali? Peki erkekler bunu istiyor mu? Ya da böyle yapmadığı için mi üst paragrafta bahsettiğimiz türden kadınlar mevcut, yani kronik bekar???

Bu web sitelerinin sınırsızlığı sayesinde birgün iyice kafayı çizip nerdeyse sex ajandası falan tutacağız... Hehehe...:)) Gerçek olduğunu düşünsenize;
sex ajandası  pazartesi günü: Dün akşam kalbimi verdim, keşke geri alabilsem..:D
sex ajandası salı günü: Abicim hatun motorizeymiş, içim kıyıldı, dinime kitabıma:)))) "Dana milleti illaki ağzını bozup, abartıcak.... Tartışmasız!!!"
sex ajandası carşamba günü: "G noktası" diye birşey yokmuşmuş... G noktası yok değil, senin gibi bulamayan danalar var....
sex ajandası perşembe günü: Ama Demet çok içmiştim nolur abartma yaa! Ne lan bu sizin hafta sekiz gün dokuz başınız ağrısın, yok adet olun bilmemne, biz daima kaplan olalım!!!!
sex ajandası cuma günü: Ön sevişmeyi gereksiz buluyormuş.... Son sevişmemiz oldu... hehehhee:))))
sex ajandası cumartesi günü: Ooluum bizim için 5yıldır mübarek gün cumartesi, anladın sen onu... Evlenince böyle oluyor yapacak birşey yok:((
sex ajandası pazar günü: Evde annemler varmış...!! Hıh, duy da inanma! Sanki bağıra çağıra bir hal olduk... Tööbe töbeee, bıktım bu kadının bahanelerinden be!

yAzarın notu: Hepsi hayal ürünüdür... Oldu mu canım, bak yazdım işte... Anladın sen...:D

the y.a.s.e.

6 Ocak 2010 Çarşamba

long weekend with my self

     İlk defa büyük bir yeni yıl programı yaptık. Fakat havaya güvenemeyerek, binbir tane kararsızlık diyoloğundan, sayısız monologlardan sonra, son dakkada bu seyahati ilkbahara öteledik... Kaldık bu sene plansız.. Yeni yıla, ne eserse o şekilde giricem bu sefer... Nasıl başlarsan öyle geçermiş hesabı belki de çok spontan ve çok dinamik bir yıl olur benim için... Plansız, sürprizlerle dolu, heyecanlı???
     Evde tek başıma oturmak, her ne kadar insanların bana acınası gözlerle bakmasına yol açsa da, bana çok değişik geliyor... Hiç bir yıl, tek başıma evimde girmedim yeni yıla, düşününce huzur veriyor bana hüzün değil...  Yılbaşı gününü izin almış oldum bikere, karar verdim 2009'u felekten bir gün çalarak uğurliyacağım... Bütün günü sabahtan akşama dolu dolu canım ne çekerse onu yaparak, ne isterse onu yiyerek geçireceğim... Gitsin, bitsin bu yıl artık... Yenisi gelsin... AŞK, sağlık, para, macera, neşe getirsin...
     Vazgeçilmez tayfa, bu yılın son happy hour'unu yapmak üzere toplanacağız bir-iki saat için... Neler konuşuldu bu yıl, kim ne yaptı, nerelere gidildi, nelere gülündü, kimlerle çıkıldı, kimler atıldı, kimler satıldı:)) kısa bir özet yapıp noktaliyacağız bu yılı...

....şimdilik bu kadar... 30 Aralik 2009

31 Aralik 2009...

    Yazıyı tamamliyacak ilham ve zaman ancak geldi... 2009'un son happy hour'unda bir jinekolog, bir fizik tedavici bir de diyetisyen (hala bir psikolog, bir nörolog, bir dişçi, bir halkla ilişkilerci eksikken...) gülmekten etrafı rahatsız edecek kadar güldü...  "aay şu bira niye bu kadar kalorili" deyinceye kadar içti... Ayyfondan fotoğraf çektirecek kadar garsonlarla sosyalleşti... Biletçiye, sahte biletin nasıl anlaşıldığını öğretecek kadar yardımseverdiler...:D eğlendiler, ve son günü bitirdiler...

    Eski yılın son günü, deker binildi... Kırmızı çamaşır alındı... Yılbaşı çiçekleri seçildi, ev nergizlerle bezendi... Dostlara mesaj çekildi... Aile ile konuşuldu, gülündü, hatta telefonda kopuldu...:D Hazırlanıldı, çıkıldı... Hergün gidilen yolda kaybolabilme rekoru başarı ile kırıldı, geç kalındı... Yeni yılın ilk, eski yılın son akşamı; en yakın dostlarla, delice gülerek, içilerek, kebapçı da kestaneli hindi yenilerek, bekar arkadaşlar evlensin duası edilerek devam etti... "Eeeh hadi herkese iyi seneler, herkes evine gitsin, uyusun bundan gayrı" öpüşleriyle ile bitirildi...

1 Ocak 2010

Sahilde lodosun tadı çıkarıldı, bu arada spor yapıldı, toksin atıldı... Beden oksijene kavuştu... Sonra evde yayılındı, kitaplar okundu, dergiler bakıldı, körpe beden koltuğun bir ucundan, diğer ucuna atıldı, filmler açıldı, kahveler yapıldı... Bir daha yayılındı, bir daha koltukta köşe kapmaca oldu, biralar açıldı... İlk gün kendi kendiyle başbaşa, mutlu bir şekilde tamamlandı...

2 Ocak 2010

Sahilde koşuldu, en tatli köpekler sevildi... "Bende köpek alıcam ama tek başına sıkılır mı acaba?" diye beş milyonuncu kez düşünüldü... Alınmamasına karar verildi... Yemek yapıldı, afiyetle yendi, ardından kitap elde kafa geride şekerleme yapıldı... Akşam kankayla buluşuldu, dağıtıldı, gülündü, etrafla kaynaşıldı, dergide görülüp beğenilen, kısa kırmızı mont arandı, adresi bilmediği halde biliyormuş gibi yapan halk yüzünden bulunamadı... Eve dönüldü, dergiler okundu, ıhlamurlar yapıldı, filmler açıldı... 3-4 doz Sex&the City alındı... Uyundu...

3 Ocak

Kalkıldı, kahvaltı yapıldı... Kanka yolculandı... Ev toplanıldı, market alışverişi yapılması içim liste yapıldı... Sahile gidildi, dekere çıkıldı, yağmur altında ıslanarak 2 saat kayıldı, sırsıklam eve varıldı, duş alındı... yemek yenildi, kahve kokularıyla dans edildi, bir filme takılındı, market planı ertesi güne atıldı... Bir "long weekend with my self" aktivitesi başarıyla sonlandırıldı:)))


the y.a.s.e.