30 Ekim 2010 Cumartesi

Önce Kendisi

Sabah işe giderken düşündüm… Hangi koşullar olursa olsun insan kendinden hiçbir zaman vazgeçmemeli. Kendisini ertelememeli… Bazen yavaşlayabilir ama durmamalı. Önceliğini başkasına vermemeli. Kendine yapmalı tüm yatırımını… Başkasına değil… Kendine dayalı kurmalı B planlarını. Başkasından medet ummadan.

Eskiden bunu çok tedirgin edici bulur, bir gün birisinin beni bu kaygılardan çekip alacağını düşünürdüm… Zaman geçipte hiç böyle birisine denk gelmememi ise; şanssızlık olarak değerlendirirdim… Ankara’da öğrenciyken yurttan eve taşınıyorduk. Diğer iki ev arkadaşımın annesi gelmişti. Kızlarına yardım etmek için. Ben tektim. Yatak, dolap her şeyi tek başıma halletmeye çalışıyordum... Telefonda annemden konsültasyon alarak tabii ki! Yine bir gün telefonda bazalı ve bazasız yataklar hakkında bilgi verirken, yalnız başıma bütün bu işleri yapmaktan daralmış bir şekilde; “Keşke sen de gelseydin bana yardım etmeye” dedim. Çok kızdığım bir cevap vermişti; “Ben evde yaşayamayacağını düşünerek seni çok rahat bir yurda yerleştirdim. Sen ev de yaşayacak kıvama geldiysen eğer bence odanı da döşersin ki ben yardımcı oluyorum zaten sana. İşimi bırakıp gelecek bir aksaklık yaşadığını da sanmıyorum. Neye ihtiyacın olursa ben buradayım, ara, sor, yol gösteririm sana.” Şimdiler de anlıyorum. Birinin koşullarına güvenerek yaşamak için kendime izin vermeyen benim. Benim kromozomlarımda yok bu. İyi ki de yok! İyi ki de tek planımın kendim olmasına alıştırmışlar beni. İyi ki de bunu öğretmişler. Şansımmış meğer bu fakat farkında değilmişim…

Hayatımı gözledikçe, ilerilere dönüp düşündükçe, geçmişimi tekrar edince, hep rastladığım şey özgüven. Bir annenin ve babanın çocuğuna verebileceği en önemli iki şeyden biri. Diğeri ise; sevgi. Hayat boyu sırtına bineceğim birisi olmadı ve eminim ki olmayacak. Ama kendimi gezdikçe karşılaşıyorum ki; sırtımı hep sevgiye yaslamışım. Hep sevildim ben. Çocukluğumdan beri. Ailem, arkadaşlarım, sevgililerim, beraber çalıştığım insanlar. Sevmeyenler de oldu. Hala da var. Çoğunu fark ederim zaten ve yakınıma sokulmalarını engellerim. Beni aslında sevmeyip, seviyormuş gibi rol yapanlara yol açarım hep. Önden buyur ederim. Geçip giderler. Aramıza mesafeler girer. Dolayısıyla sevgisizlik yer tutmaz hayatımda.

İşte sabah onu düşündüm… Sevgi benim hayatım için tek motivasyon. Sırtına bindiğim tek dayanak. Gerçekten sevilmeden sevmeyi bilemiyor insan. Çok klişe geliyor di mi? Ne kadar gerçek oysa. Annem, babam doğduğum günden beri beni o kadar sevdiler, o kadar özel olduğuma inandırdılar ki; sevmeyen kendi kaybeder diye düşünürüm hala. Tüm kalbimle buna inanırım. Sabah arabada bunu düşündüm de sinirim bozulup, gülme tuttu. Nasıl bunu yapmayı becermişler diye. Çok sinsi, kendi kendini sarj eden bir strateji. O yüzdendir galiba, beni sevdiğine inandığım birine bir süre sonra ben daha çok sevgi besliyorum. Daha çok veriyorum. Daha çok zaman ayırıyorum. Hoşuna gidecek her şeyi yapmak istiyorum. Hayır dememek istiyorum. Seni seviyorum demekle olmaz ama o. Demekte gerekir de… Sadece söylemek yetmez. Anlarsın seni gerçekten seviyor mu? Sevmeye değer mi? Kimisinin yanında ruhun şişer, belirgin bir şey yapmadan sana kendini kötü hissettirir, eğlenmezsin mesela beraberken, kasar seni, hep anlatır, dinlemez ya da geri de kalır sana yetişemez…. Frekans tutmaz işte. O tutmayınca sevgi ayarı da tutmaz. Öyleleriyle olmaz işte. Arkadaşın bile olsa, daha az ararsın, daha az özlersin, hiçbir zaman önceliğin olmazlar.

 En temel ihtiyaç koşulsuz sevgi. Listenin başına herkes önce kendi adını yazacak fakat. Tek bir saniye bile unutmadan, en başta kendini sevecek herkes. Sonra başkalarını. Buna sırtını dayadınmı bir kez her istediğini yapar, her şeyin üstesinden gelir insan…

the y.a.s.e.

27 Ekim 2010 Çarşamba

İçimdeki... (1)

İçimde resmen birisi daha var. Hiç susmuyor. Hiç durmuyor. Devamlı konuşuyor ve kıpır kıpır. O kadar yoruyor ki beni. Hep bir şeyler arıyor. Bitmek bilmeyen bir arayış! Yıldım artık! Neyi kaybetmiş onu dahi bilmiyorum. Aklımı toplamama, rahatlamama, uyumama, sakinleşmeme, yavaşlamama bile izin vermiyor. Benimle mi konuşuyor onu bile tam olarak kestiremiyorum. Kimi zaman çok kaba! Acımasız. Kimi zaman nazik. Bazen onu yap, bunu yap diyor bazen şöyle yapmalısın, böyle etmelisin diye nasihat ediyor. Hepsine tek bir cevabım var: Sus! Dur! Ama anlamıyor işte ne sustan ne durdan…

Sabahları çok endişeli uyanıyorum bazen. Bence bu da onun yüzünden… Anlıyorum ki yine bütün gece uyumamış. Gün ışır ışımaz, kendi rüzgarına, koşuşturmacasına beni de katıp, oradan oraya sürüklüyor. Daha gözümü bile tam açamamışken kendimi nefes nefese, enerjisi tükenmiş bir vaziyette buluyorum.

Bir tek spor yaparken bir de yazarken sakinliyor. Yakıp bir sigara oturuyor karşıma. Tirim tirim, kıl kıl bana bakıp tüttürüyor dumanını. O zaman da psikolojik olarak sabote ediyor beni.
Dalga geçiyor inceden. "Sporu bedenine, yazmayı da ruhuna söz geçirmek için yapıyorsun ama... İçeride, dışarıda her şeyin efendisi benim! Fazla zorlama!" diyor.

Bu sabah uyandım. Canım hemen kalkmak istemedi. Alarmı kapatıp, 5 dakika daha uyumak için yatağın içinde kıvrılmıştım ki; "Kalk hadi kalk! İşine gücüne gitte bir işe yara!" diye beni dürtmesine uyandım. Nasıl fırladığımı bilemedim yataktan…

Her şeyin mükemmel olmasını istiyor. "Her şey mükemmel olmayabilir" diyecek oluyorum, "Sen ne bilirsin? Daha fazlasını hayal etmeyen azını da ele geçiremez!" deyip tartaklamaya başlıyor beni. Zaten en sinirlendiği şey, bir şeyi yapamayacağımı düşünmem. Deliyor o zamanlar. Çığırından çıkıyor resmen. Yatışıncaya kadar, günlerce işkence ediyor bana. Ta ki kendi inandığını yaptırıp beni terbiye edinceye kadar. Elimden geldiğince nabzını çıkartmamaya çalışıyorum ben de ama illaki bir yerlerde çuvallıyorum.

Öyle bir kalabalık yaratıyor ki içimde dışarıdaki kalabalıklara dayanamıyorum. Her hangi bir gürültü öldürüyor beni. Ruhumdaki kalabalığı da, gürültüsü de yeterince zor zaten... Beş dakika fazla trafikte kalayım, birisiyle iki satır lafı uzatayım, telefonum normalden bir, iki kez daha fazla çalsın, markette birazcık oyalanayım… Vay halime! İçerden kalbime kalbime vuruyor. Kendini yerden yere atıyor. Tepinip, deliriyor. Bütün organlarımı çekiştirip, sıkıştırıyor.

Böyle bencil, böyle şımarık, küstah, takıntılı, hırslı, inatçı, edepsiz, sinir, laftan anlamayan, tahammül edilmez bir mahluk. Her günüm onunla savaşmakla geçiyor. Aynı benim gibi, o da benimle savaşıyor. Dişe diş, kana kan. Canıma okuyuncaya kadar. Galibiyetle bile ıslah olmuyor, hırsı dinmiyor. Zayıf buluyor beni. Naif. Salak. Panikçi. Yumuşak yüzlü. Gereksizce iyi kalpli. Küçük kız aklı varmış bende! Şeytanlık bilmiyor, kadınlıktan anlamıyormuşum. Eksiklerimi kapatıyor, beni adam etmeye çalışıyormuşta, bir teşekkür bile etmiyormuşum... Neyse ki o varmış. Beni un ufak olmaktan, yok olmaktan kurtarıyormuş. Var ediyormuş beni… Ayakta tutuyormuş...

Nasıl olur? Nasıl biter? Nereye gider? Kim kazanır bu kavgayı? Hiç bilmiyorum… Soluksuzca arıyorum...

the y.a.s.e.

26 Ekim 2010 Salı

işim olmaz!

23 Ekim Cumartesi...

Saat 17:00. Yorgun argın işten gelmiş elimde kitap pencerenin kenarındaki koltukta bir gözüm açık, diğeri kapalı kitap okuyorum. Cep telefonum çalıyor. Bilmediğim bir numara…
……..

Alo?
Nasılsın Hanım Kız? Tandın mı? Benim Mikail Abin..

Ara not: 3 yıldır aynı apartmanda oturuyorum. Tanıştığımız günden beri yönetici beyle aramızda “Ben senin bir ağabeyin sayılırım” arabeski geçiyor. Niyeyse? Neden abim olacaksa? Niye abi diyeceksem? Bilemedim. Hep Mikail Bey dedim. Tek bir gün abi demedim. Demiyeceğim! Hiçbir zaman samimi davranmadım. Ama muvaffak olamadım. Bazen fark edip, Yasemin Hanım diyor. Bazen sadece Yasemin. Bazen Yasemin Kardeşim. Hala başladığımız noktadayız. Eğer “Hanım Kız’ı” saymazsak.

Yase içinden; Hay tanımaz olaydım! Dışından; Tanıdım evet buyurun ne vardı?
Benim benim… Apartman yöneticin.
Yase içinden; Hay allahım başladı yine. Tanımadım desem ne cevap verecek acaba?
Dışından; Dinliyorum…

Yarın evde misiniz?
Yarın Pazar evde olmam.
Şimdi ben yarın usta getireceğim sizin eve. Sizden alt kata su damlıyormuş ya. Yaptırmazsak hem seni, hem yönetimi dava edecekmiş Hayri Bey.

Siz beni sinirlendirmek için mi sürekli böyle davranıyorsunuz? Klimadan damlıyor diye tutturdunuz. 3 kez usta çağırdım. Boşu boşuna para verdim. Sonunda meydana çıktı ki su benden değil iki kat arasındaki borudan akıyor. Hem ne o öyle tehtitkar tehtitkar konuşmalar? Ben de delirim kavga mı edelim istiyorsunuz? Alla Allah ya! Esas ben, gece gündüz, tatil, pazar demeden bangır bangır müziği açıp başımı şişiren kızlarını şikayet edecem.
Sakin ol Hanım Kız. Bir ağabeyin olarak benim sana önerim yarın gelelim yarım saatte yapalım. Ustayı çağırdım ben. Hem siz para da vermeyeceksiniz.

Mikail Bey. Anlatamıyorum galiba. Yarın Pazar. Ben Pazar günü evimde usta, aşçı istemiyorum. Hem diğer komşulardan da ayıp. Pazar günü yapılmaz bu işler. Ayrıca apartmanın borusunun parasını siz vereceksiniz tabii. Lutfediyorsunuz başıma. Yok ben mi verecektim bir de? Pazartesi kadın var evde istediği saat gelsin, yapsın. Kadın da temizler arkasından.

Yav Hanım Kız niye böyle yapıyorsun? Bak parasını yönetim verecek diyorum sana.

Yase içinden; Allahım sen bana sakin olma gücü ver Yarabbim! Dışından; Siz verecekseniz bana 3 kez boşuna çağırdığım servis ücretini verin. Para mara mühim değil hem benim için keşke para versem de düşseniz yakamdan. 3 pazar beni eve bağladınız. 2 kez hastaneden eve getirttiniz. Bela mısınız nesiniz ya? Kendi evimden kaçar oldum.

Hanım Kız bak sakin ol. Ben Pazar sabah 10'da ustayı  getirecem. Yarım saat sürer işimiz. Sonra her şey tamam.

24 Ekim Pazar sabahı….

Sıkıntıdan saat 7'de hortladım. Saat 10:30'a kadar bekledim. 10:30'da evden çıktım. Aslında kaçtım daha doğru bir kelime. Telefonumun sesini kıstım. Saat 10:35'ten saat 12:45'e kadar dakika başı, taciz edercesine aradı Mikail ağabeyim! Telefonumun bir damla şarjı kalınca, artık kapattım. İçimde bütün bir gün sıkıntı vardı ama kahvaltı ettik Boğaz’da, yürüyüş yaptık, kahve içtik, saatlerce gazete okuduk. Öğlen yemek yedik. Özetle; Şahane bir gün geçirdim içimdeki sıkıntıyla beraber. Akşam 6'da eve girdik Telefonumu açtım. Ohh dedim. Ne güzel oldu, iyi ki de böyle yaptım. Kimse zorla bana bir şey yaptıramaz! Canıma değsin.

Maç henüz başlamış ve biz karşısına kurulmuştuk ki kapı çaldı.
Mikail Bey karşımda… Aaaaa!!!

Sırıtarak; Hanım Kız bütün gün seni aradım. Bir ağabeyin olarak; sana bu yakışmadı.

Yase içinden; Hala Hanım Kız diyor yaaa… Sen taktir etmesen de olur beni kıl! Dışından; "Saat 10 da geleceğiz" dediniz. "Yarım saat sürer" dediniz. Bende 10:30'da çıkacakmış gibi kendimi ayalardım. O saatte de çıktım.

Hanım Kız biz ustayla aşağıdaydık. Saat 8 buçukta geldi de. Hanım Kız’ı uyandırmayalım dedik.

Mikail Bey 10'da gelecez dediniz ne demeye aşşağıda bekliyorsunuz?. Gelmediniz, şansınızı kaybettiniz. Bir daha da Pazar günü için benden bir şey rica etmeyin zaten. Yarın gelsin yapsın, kadın var evde… Geçen 2 cumartesi haber bile vermeden beni ekmenizi de ben size yakıştıramadım!

Peki Hanım Kız, siz maç izliyordunuz galiba. Yemek mi yiyordunuz yoksa? Bu arada kafasını içeri doğru uzatarak kim var kim yok diye bakıp, arkadaşıma selam verdikten sonra…. Yine kıs kıs sırıtarak; Oldu Hanım Kız. Yarın gelsin yapsın adam. İyi akşamlar.

Yase; Hıhı deyip kapıyı kapatır. Kıl herif! Taşınacağım ben buradan! Hasta bunlar be!

25 Ekim Pazartesi günü usta gelmiş. Evde işi 4 saat sürmüş.

Gülüyoruz ya böyle şeylere. Beni güldürmüyor artık. Sinir ediyor. Siz, sen, hanım kız, kardeşim, abi, abla karmaşası devamlı. Karışıklığa gerek yok oysa. Resmi ilişki, siz, hanım, bey ile olur. Samimiyet karşılıklıdır. Senin samimi bulman yetmez. Karşı taraf seni samimi görmüyorsa samimiyet yoktur! Nokta!
Samimi değilsen eğer bu tabirler yavşaklık olur ve nezaketsizlik. Nokta.!

Böyle kafasını uzatıp hayatıma bakanları sevmiyorum. Kim olduğunun bir damla önemi yok. Bu taciz etmektir. Söz hakkı almadan konuşmaktır. Gevezeliktir. Gereksizdir. Nokta.!

Sözünde durmayan, kendi ağzından çıkan söze kıymet vermeyen, zamanın önemini anlamayan, nezaketsiz, incelikten yoksun, özel hayat nedir bilmeyen odun gibi bir millet bizim halk! Köyden şehre gelenler şehirlileşemediği gibi şehirlilerde köylü oldu. Bunu kim sempatik buluyorsa benden uzak dursun. Doğru bulmuyorum, hoş görmüyorum. Gıcık oluyorum! Gıcık! Geç gelsin mazur gör, hadsizce laf etsin mazur gör, yavşak yavşak espiri yapsın mazur gör, siz diye hitap et sen desin mazur gör. Görmem. Ben görmem. Mesafeyi severim ben. Mesafemi de koyarım herkesle. Herkesle anladığı dilden. En yakınındakini bile istemediği olur insanın. En uzağa gideceksin o vakit. Kimseye "sanane!" dedirtmedim şimdiye kadar kendime. Burnu, kafası çok uzayana uygun bir dille "sanane" de derim, hiç zorsunmam. Herkes bir silkinsin kendine gelsin! Bu ne böyle vıcık vıcık! Hiç işim olmaz...

the y.a.s.e.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Başlangıçlar...

Başlangıçlara aşığım ben... Kaos, gizem, heyecan, şaşkınlık olur başlarda... Hem sadece birşeyin en başı sona en uzaktır... Yıkıntılar bir adım da olsa geridedir birşeye başlayınca. Başlarken yeni olur herşey. Taptaze. Ümit verici olur.

Yepyeni bir dersin başıdır başlangıçlar. Yeni bir öğretmenle tanışırsın. Yeni bir öğretmen olursun. Yeni izlerin olur. Yeni izler bırakırsın. Yetmez enerjin yorulsun. Yorarsın. Korku sarar başlarda. Endişelenirsin. Beceriksizleşirsin. Az düşünürsün başlarda. Teslim olursun. Teslim alırsın. İki kişisindir ama teksindir. Yeni bir sen olursun. Yeni bir ben gelir hayatına.

Hevesli olursun ama çekingen. Ya da temkinli girişken. Oyuncu olursun başlarda. İyi bir oyuncu. Kavun gibi olursun. Keleksen bile güzel kokarsın. İştahlı olursun başlarda. İştah açarsın.

Sonra... Zaman geçer. Bir taraf sessizce gider bile. Görmezsin. Ayrılmaktan korktuğun zaman geldiğinde başı çoktan geçmiş, sona gelmişsindir işte. Ayrılmamak için bir aradaysan... Ayrı kalmamak için yan yanaysan eğer; artık tek olamazsın... Bir çift kalırsın. Yeni bir yıkıntının içinde. Yeni bir başlangıcın gerisinde.

Bitişler, başlangıçlara en yakın komşudur. Korkmamalı insan. Biten, yıkılan, giden herşey başlangıçlar denizine düşer... Yeni renkler seçmeli. Her seçiş, bir vazgeçiş. Hayatta renk olmalı. Renkli olmalı. Mümkün olduğunca fazla renk katmalı. Karalama yapmadan, çizik atmadan, çok fazla dışarı taşmadan boyamalı insan.

the y.a.s.e.

17 Ekim 2010 Pazar

Uyum

Yataktan yürüyüşe gideyim diye çıktım, gözüme laptop ilişince şunu yazmadan gitmeyeyim diye yapışıp kaldım. Bir arkadaşımla sohbet ederken ağzımdan döküldü; Bence bu devir layık olmama devri. Herkes ucundan kıyısından layık olmadığı bir durumda diye... Nasıl mı? Layık olduğu kadar mutlu olmayanlar, layık olduğu adamı bulamayanlar, layığından çok aşşağıda kadınlarla kalakalanlar, layık olduğu parayı kazanamayanlar, ailesine layık bir evlat olamayanlar, eğitimine-görgüsüne layık davranmayanlar, layık olduğu aşkı bulamayanlar, layık olduğu noktalara gelemeyenler...

 Geçenlerde orta yaşlarda ama hala genç görünen bir hanımla tanıştım. Zarafetine, nezaketine, güzelliğine, sadeliğine hayran kaldım. İçten içe o kadar beğendim ki kendimi ben nasılım acaba? diye aklımdan test ederken yakaladım. Bir sonraki karşılaşmamızda eşiyle de tanışma şansım oldum. Aman yarabbim dedim. Bu nasıl olabilir? Bu iki insan birbirini öldürür mutsuzluktan. Olamazlar. Yapamazlar. Adam kıro değildi, hayır. Çarpıcı şekilde dikkat çekecek bir falsosu da vardı sanmayın. Aksine o da en az eşi kadar dikkat çekici bir tipti. Yakışıklı, tertemiz, bakımlı. Kadın ne kadar zarif ve narinse, adam o kadar akıllı ve kararlıydı. Duruşu, bakışı, tavrı o kadar nettiki insana rahatsızık veriyordu. İçindeyken detaylarıyla düşünüp, ince ince hesapladığımız halde çözümleyemediğimiz her denklem, dışardan tek bakışla çırıl çıplak görünür, çözülür ya... İşte aynen öyle... Olmamışlardı. Keten pantolonla deri ceket gibi. Uyumsuzluk işte. Tanımı yok. Niyesi yok. Nasıl beyaz gömlekle siyak pantolon oluyorsa, deriyle keten de olmuyor.

Dün ikisinin de en güzel taraflarını almış kızlarını gördüm. Aklımda uzun zamandır döndürdüğüm bir soru cevaplandı. İş üretmeye geldiği zaman çok akıllı olacaksın. Kadınsanda erkeksende... Uyumsuzluk en büyük çiçeğini çocukların üstünde açıyor çünkü. Aşk, meşk, güzelliğin esamesi okunmuyor anne baba oldun mu! Bebeğine baba veya anne olarak seçtiğin insana ne kadar SAYGI duyduğun çok önemli bir mevzu. Saygı derken öyle hepimizin ağzına sakız ettiği gibi ben sana saygı duyuyorum şeklinde değil tabii. Bir insanı aklen saygıya değer bulmak, fikirlerini takmak, hayata bakışını, hayatı için seçtiği yolu beğenmek, onu kendin kadar ciddiye alabilmek, senden bir adım önden olduğunu kabul edebilmekten bahsediyorum. Çiftler birbirlerini adım adım takip ediyorlarsa, hayatta birbirlerinin ensesinde ilerliyorlarsa, ben ona UYUM diyorum. Bu aynı yolda yürüyüş samimi olmalı ama. Biri diğerini yakalamak için ya da öteki diğerini çekiştirerek ite-kaka, öğrete yapıyorsa değil. Kişiler her koşulda o yolu kendi yolu olarak seçeceklerse zaten, onun adı UYUM.

Her kafamı kaldırıp baktığımda görüyorum... Mış gibi yapıyoruz. Rol kesiyoruz. Hepimiz uyumsuzluk içinde yaşıyoruz. Kör sokaklara dalıyoruz acaba bir yere açılır mı? diye umut ediyoruz. Açılmaz. Ama aramızdaki uyumsuzluk iyiden iyiye açılır...

the y.a.s.e.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Cumartesiler

Hava böyle kışa benzedi mi cumartesileri en sevdiğim şey işten çıkıp koşa koşa eve gelmek.. Güzel bir kahve koyup kendime istediğimi yapmak... Dergi, gazete karıştırmak.. İnternete bakmak... Telefon, kapı sesi olmadan sakin sakin evde hiç bir şey yapmamak.
Cumartesi günleri 3e kadar çalışıyorum belki ama iki güne bedel oluyor yoğunluğu da, yorgunluğu da...  Ta ki işi gücü bitirip evime gelene kadar... Hem eve gelmenin huzuru, hem de ertesi gün iş olmamasının rahatlığı keyif verir bana. Haftanın yorgunluğuyla cumartesileri trafikten, spordan, kalabalık olan heryerden  muafım. Legal dinlenme günüm benim cumartesi.

Çocukken de cumartesi sabahları hep bir aktivitem olurdu. Fülüt kursu, org kursu, gitar kursu, resim kursu, antreman, sonraları dershane... Ama cumartesi öğleden sonraları hep benimdi. Ergenken arkadaşlarımla vakit geçirirdim ama liseye geçipte akşam bir vakte kadar dışarda kalma iznini kopardıktan itibaren cumartesi öğlenleri en favori mekanım hep evimdir. Camın kenarında caddeye bakan koltukta oturursun da bulutların arasından ince ince güneş sızıp, ısıtır ya seni.... Fonda da ikindi ezanının sesi... Ne derdim varsa unutturur işte bana... Kedi gibi mayışır, yumuşacık bir insan olurum...

"İnsan çalışınca evinde oturmak bile lüks gelir" der annem hep. Ne kadar da doğru. Evimde keyifle oturayım diye tatil günlerini iple çeker oldum... Kar yağana kadar ama... Kara kış gelipte kar indi mi o zaman başka... O zaman bitlenirim işte. O zaman cumartesiler daha tatlı olur çünkü işten çıkılır hazırlanıp dağlara akılır... Yani anlıyorum ki her mevsim, her iklim, her mekan, cumartesileri bir başka anlamlandırıyor benim için...
Bakalım yaşım ilerledikçe daha ne renkler giyinecek cumartesi...

the y.a.s.e. 

14 Ekim 2010 Perşembe

Ağarlayamayacağın misafiri davet etme!

Ne yazacağım hakkında hiç bir fikrim yok. Fakat aşırı yazasım var. Kafam o kadar dolu ki taşıyamıyorum bugün. Belki yazarım da biraz hafiflerim diye yazim bari dedim...
Çok yoğun geçiyor günlerim. Oldukça yoğun ve performanslı çalışıyorum. Çokta memnunum bundan. Meşguliyet, benim gibiler için hayattaki en iyi terapi... Kendi halime bomboş bırakın yarım saat içinde kafamdan dumanlar çıkmaya başlar... Üretmeyince tüketirim çünkü ben...
Yoğunluk yararlı yararlı da eğer yönetebilirsen... Yönetebilmen içinde sana yardımcı olanlar olmalı. Hem özel hayatında, hem de iş hayatında yardımcı olacak insanlar. Niyeyse bana yardım etmek isteyen herkes fazladan bir sorun daha çıkartarak günlerimi tadından yenmez bir hale getiriyorlar...
Etrafım bir şeyi 40 kez söylemek zorunda olduğum sonra da yapmış mı ya da doğru yapmış mı diye kontrol etmek zorunda olduğum insanlarla dolu. Tabiiki de ahval-i şeriat bu olunca yoğunluk, terapik olmaktan çok hastalık olma rolüne bürünüyor. Günlerdir mide ağrısından müzdaribim. Midemin huzursuzluğundan bende de huzur kalmadı. Sanki dünyaları yemişim gibi bir sıkıntı, bir rahatsızlık. Bırakın dünyaları yemeyi, hiç bir şey yiyemez hale geldim. Stresten oluyor şüphesiz... Ya ben gerekli gereksiz herşeyi stres yapan biri oldum, ya da hayatımda ki stresi paylaşamaz biri... Herşeyi bir kenara bırakıp önce bu stresi yönetmeyi öğrenmek lazım. Hiç bir zaman 'eh işte olduğu kadar' diyebilen bir kimse olamadım ama durumum günden güne kritikleşiyor bence. 'Benim için şunu yapar mısın?' cümlesini kurduğum pek nadirdir. Buna annem bile dahil. Kurmuyorum çünkü sormama gerek olmadığını biliyorum. Genelde 'ben yaparım' derken buluyorum kendimi. İçimden veya sesli.  Belki hastalık benimkisi ama benim için herşey detaylarda. 'Özüne bak detaylara takılma!' diyenlere de kafa tutuyorum. Öze sahip olmak zaten zorunluluk. Esas olan; detayları görebilip tamamlayabilmekte. İşte birisi bana yardımcı olmak istediğinde de mühim olan; o işi beni mutlu edecek şekilde yapabilmesinde! Sadece istemesinde değil! Bu hakkıyla ağarlayamayacağın misafiri davet etmekten farksız benim için...

Yazarın notu: Çok doluyum bu ara çok... Aslında başkalarının çoktan yapmış olması gereken ama yapmadığı bir dolu şeyi anlatmaktan, öğretmekten fenalık geldi. Hazır yapılmışı hiç mi denk gelmiyecek bana ya!

the y.a.s.e. 

4 Ekim 2010 Pazartesi

Sanıyoruz…

Her şeyin gidebileceğini, bitebileceğini hep aklımızda tutarak, tetikte yaşamak lazım… Fazla abartmadan… İyiyi de, kötüyü de dozunda yaşamalı…

Dün gece evde yayılmış televizyon izlerken iki saniye bilemedin üç saniye sallandık… Deprem mi oldu? diye birbirimize sorarken, daha kıpırdayamamıştık ki bir kez daha gitti geldi ev…

Dün için sabah erkenden kalkıp, ortalık kalabalıklaşmadan vapura atlayıp, Taksim, Beyoğlu, Çukurcuma’ya küçük bir tur yapıp fotoğraf çekmeye gitmeyi planlamıştık. Ben fotoğraf çekmiyorum ama tur kısmına katılımcı olacaktım ve de eşlik edecektim tabii. Hem sabah düşündüğümüz saatte yola çıkamadık hem de tam evden çıkarken yağmur bastırdı ve planımızı ertelemeye karar verdik… Arabayla Caddebostan taraflarına gittik. Park ettik. Gazetelerimizi alıp, kahvesi güzel bir yere çöreklendik. Gazete, dergi okuduk saatlerce… Bak hava toparladı. Keşke gitseydik dedim. Canım bak arkadan yağmur bulutları geliyor. Tadı olmazdı bu hafta, haftaya artık. Güven sen bana dedi Japon. Sahilde hatrı sayılır bir yürüyüş yaptıktan sonra, havanın tekrar bozmasıyla eve doğru yollanmaya karar verdik. Markete kısa bir ziyaret sonrasında evde de kitap okumaca, sayamadığım sayıda kahve seansı, kendimizi bir kanepeden diğerine atmaca ve bununla da kalmayıp iç geçip uyumaca, bir şeyler atıştırma falan derken akşam oldu. Bütün gün annemi arayım diye aklımdan geçirdim. Ama bir türlü olmadı. Akşam yemek yaptık, gün batarken şahane bir manzarayla balkonda keyifle yemek yedik… Bulaşık makinesini yerleştireyim de annemi arayıp rahat rahat konuşurum diye aklımdan geçirdim mutfağa giderken… Bulaşık makinesini yerleştirdim, kahvemi alıp salona geldim. Masadaki bulmaca eki ilişti gözüme. Bu sefer de ona daldım… Bir televizyona, bir bulmacaya, bir Japon'un laptopuna musallat olurken annemi aramayı yine unuttum. 2 koca kupa kahveyi ve 4 çengel bulmacayı yanımdaki bulmaca kurdunun yardımlarıyla bitirdikten sonra maça dalmıştık ki…

Deprem mi oldu az önce?
Evet. Sakin ol canım sakın yerinden kalkma. (Tam bunları konuşurken bir daha sallanıyoruz)
Al işte yine sallanıyoruz…
Durdu tamam…
Beni sakinleştirmeye çalışıyorsun (her zamanki gibi önce ben) ama bembeyaz oldun… Bir bardak su getireyim sana…
Suyu getirdikten sonra orta masa da duran telefonumu fark ettim. Saat nerdeyse 9 olmuştu. Annemi hala aramamıştım. Sinir oldum kendime.
Nasılsın güzel kızım? diye açtı telefonu şen şakrak bir sesle… Onun sesini böyle keyifli duyunca ben de toparlandım. İyiyim dedim. Ne yapıyorsun?
Hiiiç, arkadaşlarımız bizde maç izliyoruz dedi. Ben de babama geçmiş olsun deyim diye aradım zaten dedim… Bu arada Japon son dakika deprem detaylarını bulmuş, alt yazı geçiyordu bile arkadan. 4.4 Yase, Marmara Denizi’nin 7km aşağısında olmuş. Herkes hissetmiş bak, feysbukuna yazmış insanlar…
Anne dedim. Haberlerde falan duyupta endişelenme, hafif bir deprem oldu burada.
Ah kuzum geçmiş olsun. Tek misin?
İyiyim meraklanma. Çok sevimsiz bir duygu, korktum azıcık ama Japon burda Allahtan…
Tamam iyi. Ara ara böyle küçük depremlerin olması iyiymiş zaten. Korkma sakın. Senin evde en tepede be kuzum çok sallanır. Neyse ama altta olmaktan daha iyidir… Akşam yatmadan dua ederim ben, rahatça uyu sen tatlım… Sende dua et istersen… Hadi öperim annecim, iyi geceler…
İyi geceler. Babamı öp benim yerime. Söyle üzülmesin Beşiktaş yenildi diye… Cimbom da pert zaten bu hafta...

…Hiç bir şeyi ertelememek lazım… Sonra dememek lazım… Sonra vakit kalmayabilir çünkü… Hep nefes alacağız sanıyoruz… Hep genç kalacağız… Hiç hastalanmayacağız... Hiç korkmayız sanıyoruz… Her şeyin üstesinden geliriz, her şeyi tek başımıza yapabiliriz sanıyoruz. Şimdi vakit yok, daha sonra vakit buluruz, yaparız sanıyoruz… Sonra söyleriz, sonra konuşuruz, sonra ararız, sonra bakarız sanıyoruz… Erteliyoruz…

Haftaya tufan kopsa gidiyoruz fotoğraf çekmeye. Eğer haftaya kadar zaman kalmışsa…
Sizde ertelemeyin...

the y.a.s.e.