Eskiden bunu çok tedirgin edici bulur, bir gün birisinin beni bu kaygılardan çekip alacağını düşünürdüm… Zaman geçipte hiç böyle birisine denk gelmememi ise; şanssızlık olarak değerlendirirdim… Ankara’da öğrenciyken yurttan eve taşınıyorduk. Diğer iki ev arkadaşımın annesi gelmişti. Kızlarına yardım etmek için. Ben tektim. Yatak, dolap her şeyi tek başıma halletmeye çalışıyordum... Telefonda annemden konsültasyon alarak tabii ki! Yine bir gün telefonda bazalı ve bazasız yataklar hakkında bilgi verirken, yalnız başıma bütün bu işleri yapmaktan daralmış bir şekilde; “Keşke sen de gelseydin bana yardım etmeye” dedim. Çok kızdığım bir cevap vermişti; “Ben evde yaşayamayacağını düşünerek seni çok rahat bir yurda yerleştirdim. Sen ev de yaşayacak kıvama geldiysen eğer bence odanı da döşersin ki ben yardımcı oluyorum zaten sana. İşimi bırakıp gelecek bir aksaklık yaşadığını da sanmıyorum. Neye ihtiyacın olursa ben buradayım, ara, sor, yol gösteririm sana.” Şimdiler de anlıyorum. Birinin koşullarına güvenerek yaşamak için kendime izin vermeyen benim. Benim kromozomlarımda yok bu. İyi ki de yok! İyi ki de tek planımın kendim olmasına alıştırmışlar beni. İyi ki de bunu öğretmişler. Şansımmış meğer bu fakat farkında değilmişim…
Hayatımı gözledikçe, ilerilere dönüp düşündükçe, geçmişimi tekrar edince, hep rastladığım şey özgüven. Bir annenin ve babanın çocuğuna verebileceği en önemli iki şeyden biri. Diğeri ise; sevgi. Hayat boyu sırtına bineceğim birisi olmadı ve eminim ki olmayacak. Ama kendimi gezdikçe karşılaşıyorum ki; sırtımı hep sevgiye yaslamışım. Hep sevildim ben. Çocukluğumdan beri. Ailem, arkadaşlarım, sevgililerim, beraber çalıştığım insanlar. Sevmeyenler de oldu. Hala da var. Çoğunu fark ederim zaten ve yakınıma sokulmalarını engellerim. Beni aslında sevmeyip, seviyormuş gibi rol yapanlara yol açarım hep. Önden buyur ederim. Geçip giderler. Aramıza mesafeler girer. Dolayısıyla sevgisizlik yer tutmaz hayatımda.
İşte sabah onu düşündüm… Sevgi benim hayatım için tek motivasyon. Sırtına bindiğim tek dayanak. Gerçekten sevilmeden sevmeyi bilemiyor insan. Çok klişe geliyor di mi? Ne kadar gerçek oysa. Annem, babam doğduğum günden beri beni o kadar sevdiler, o kadar özel olduğuma inandırdılar ki; sevmeyen kendi kaybeder diye düşünürüm hala. Tüm kalbimle buna inanırım. Sabah arabada bunu düşündüm de sinirim bozulup, gülme tuttu. Nasıl bunu yapmayı becermişler diye. Çok sinsi, kendi kendini sarj eden bir strateji. O yüzdendir galiba, beni sevdiğine inandığım birine bir süre sonra ben daha çok sevgi besliyorum. Daha çok veriyorum. Daha çok zaman ayırıyorum. Hoşuna gidecek her şeyi yapmak istiyorum. Hayır dememek istiyorum. Seni seviyorum demekle olmaz ama o. Demekte gerekir de… Sadece söylemek yetmez. Anlarsın seni gerçekten seviyor mu? Sevmeye değer mi? Kimisinin yanında ruhun şişer, belirgin bir şey yapmadan sana kendini kötü hissettirir, eğlenmezsin mesela beraberken, kasar seni, hep anlatır, dinlemez ya da geri de kalır sana yetişemez…. Frekans tutmaz işte. O tutmayınca sevgi ayarı da tutmaz. Öyleleriyle olmaz işte. Arkadaşın bile olsa, daha az ararsın, daha az özlersin, hiçbir zaman önceliğin olmazlar.
En temel ihtiyaç koşulsuz sevgi. Listenin başına herkes önce kendi adını yazacak fakat. Tek bir saniye bile unutmadan, en başta kendini sevecek herkes. Sonra başkalarını. Buna sırtını dayadınmı bir kez her istediğini yapar, her şeyin üstesinden gelir insan…
the y.a.s.e.