4 Ekim 2010 Pazartesi

Sanıyoruz…

Her şeyin gidebileceğini, bitebileceğini hep aklımızda tutarak, tetikte yaşamak lazım… Fazla abartmadan… İyiyi de, kötüyü de dozunda yaşamalı…

Dün gece evde yayılmış televizyon izlerken iki saniye bilemedin üç saniye sallandık… Deprem mi oldu? diye birbirimize sorarken, daha kıpırdayamamıştık ki bir kez daha gitti geldi ev…

Dün için sabah erkenden kalkıp, ortalık kalabalıklaşmadan vapura atlayıp, Taksim, Beyoğlu, Çukurcuma’ya küçük bir tur yapıp fotoğraf çekmeye gitmeyi planlamıştık. Ben fotoğraf çekmiyorum ama tur kısmına katılımcı olacaktım ve de eşlik edecektim tabii. Hem sabah düşündüğümüz saatte yola çıkamadık hem de tam evden çıkarken yağmur bastırdı ve planımızı ertelemeye karar verdik… Arabayla Caddebostan taraflarına gittik. Park ettik. Gazetelerimizi alıp, kahvesi güzel bir yere çöreklendik. Gazete, dergi okuduk saatlerce… Bak hava toparladı. Keşke gitseydik dedim. Canım bak arkadan yağmur bulutları geliyor. Tadı olmazdı bu hafta, haftaya artık. Güven sen bana dedi Japon. Sahilde hatrı sayılır bir yürüyüş yaptıktan sonra, havanın tekrar bozmasıyla eve doğru yollanmaya karar verdik. Markete kısa bir ziyaret sonrasında evde de kitap okumaca, sayamadığım sayıda kahve seansı, kendimizi bir kanepeden diğerine atmaca ve bununla da kalmayıp iç geçip uyumaca, bir şeyler atıştırma falan derken akşam oldu. Bütün gün annemi arayım diye aklımdan geçirdim. Ama bir türlü olmadı. Akşam yemek yaptık, gün batarken şahane bir manzarayla balkonda keyifle yemek yedik… Bulaşık makinesini yerleştireyim de annemi arayıp rahat rahat konuşurum diye aklımdan geçirdim mutfağa giderken… Bulaşık makinesini yerleştirdim, kahvemi alıp salona geldim. Masadaki bulmaca eki ilişti gözüme. Bu sefer de ona daldım… Bir televizyona, bir bulmacaya, bir Japon'un laptopuna musallat olurken annemi aramayı yine unuttum. 2 koca kupa kahveyi ve 4 çengel bulmacayı yanımdaki bulmaca kurdunun yardımlarıyla bitirdikten sonra maça dalmıştık ki…

Deprem mi oldu az önce?
Evet. Sakin ol canım sakın yerinden kalkma. (Tam bunları konuşurken bir daha sallanıyoruz)
Al işte yine sallanıyoruz…
Durdu tamam…
Beni sakinleştirmeye çalışıyorsun (her zamanki gibi önce ben) ama bembeyaz oldun… Bir bardak su getireyim sana…
Suyu getirdikten sonra orta masa da duran telefonumu fark ettim. Saat nerdeyse 9 olmuştu. Annemi hala aramamıştım. Sinir oldum kendime.
Nasılsın güzel kızım? diye açtı telefonu şen şakrak bir sesle… Onun sesini böyle keyifli duyunca ben de toparlandım. İyiyim dedim. Ne yapıyorsun?
Hiiiç, arkadaşlarımız bizde maç izliyoruz dedi. Ben de babama geçmiş olsun deyim diye aradım zaten dedim… Bu arada Japon son dakika deprem detaylarını bulmuş, alt yazı geçiyordu bile arkadan. 4.4 Yase, Marmara Denizi’nin 7km aşağısında olmuş. Herkes hissetmiş bak, feysbukuna yazmış insanlar…
Anne dedim. Haberlerde falan duyupta endişelenme, hafif bir deprem oldu burada.
Ah kuzum geçmiş olsun. Tek misin?
İyiyim meraklanma. Çok sevimsiz bir duygu, korktum azıcık ama Japon burda Allahtan…
Tamam iyi. Ara ara böyle küçük depremlerin olması iyiymiş zaten. Korkma sakın. Senin evde en tepede be kuzum çok sallanır. Neyse ama altta olmaktan daha iyidir… Akşam yatmadan dua ederim ben, rahatça uyu sen tatlım… Sende dua et istersen… Hadi öperim annecim, iyi geceler…
İyi geceler. Babamı öp benim yerime. Söyle üzülmesin Beşiktaş yenildi diye… Cimbom da pert zaten bu hafta...

…Hiç bir şeyi ertelememek lazım… Sonra dememek lazım… Sonra vakit kalmayabilir çünkü… Hep nefes alacağız sanıyoruz… Hep genç kalacağız… Hiç hastalanmayacağız... Hiç korkmayız sanıyoruz… Her şeyin üstesinden geliriz, her şeyi tek başımıza yapabiliriz sanıyoruz. Şimdi vakit yok, daha sonra vakit buluruz, yaparız sanıyoruz… Sonra söyleriz, sonra konuşuruz, sonra ararız, sonra bakarız sanıyoruz… Erteliyoruz…

Haftaya tufan kopsa gidiyoruz fotoğraf çekmeye. Eğer haftaya kadar zaman kalmışsa…
Sizde ertelemeyin...

the y.a.s.e.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder