Cumartesi günleri dördümüz de öğlene kadar kursa, derse, dershaneye bir yerlere, giderdik. Anneler babalar da işe... Çıkışta da doğrudan anneanneme öğle yemeğine. Orda toplanırdık. Anneannemin iki çocuğu; annem ve dayım. Gelini ve damadı; yengem ve babam. Ve biz. Torunlar. Ne güzel karşılardı bizi. Hepimizi tek tek, ayrı ayrı öper, koklar, hoş tutardı. Sohbet, muhabbet... Kahkahalarımızın sesinden komşular rahatsız oluyor mudur acep? diye dertlenirdik. İnsan yaşı ilerledikçe eski günlerin ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha fark ediyor. İş, güç, para telaşına düşmemişken, hayatla pazarlık etmeyi bilmezken, en önemli şeyin dersler olduğunu sanarken, ölümü tatmamışken, her şey nasıl da masum, nasıl da keyifliymiş.
Şimdilerde sanki hiç bir şey bana eskisi gibi tat vermez oldu. Hayallerimde bile öyle. Sanki bol soslu kıymalı bir makarna yiyorum ama yağsız tuzsuz kötü bir salatanın tadı kalıyor ağzımda. Eskiden iştahla yediğim hiç bir şeyin kıymeti kalmadı sanki. Şükrediyorum, pozitif kalmaya çalışıyorum ama her geçen gün hayata karşı olan iştahımı korumak için daha fazla uğraşmam gerektiğiyle yüzleşiyorum. Bununla yüzleştikçe de daha da sinir oluyorum. Sanki tat alma duyum her sabah uyandığımda bir nebze daha azalıyor.
Tuna Kiremitçi yazmış bugün. Yetenekli insan olmanın en büyük koşullarından birisi; direnebilmekmiş. Tutunabilme, PES ETMEME yetisi olmayan bir insan zamanla hem yeteneğinden, hem de yeteneklerine duyduğu saygıdan vazgeçermiş. Vazgeçen de kaybedermiş.
Dolayısıyla; yetenekliyim. Direnişteyim!
yase the "şu aralar direnen"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder